13/11/2014
TÜYAP İMZA GÜNÜMDEN KARELER 10.11.2014
BİR KEZ DAHA TÜYAP İSTANBUL KİTAP FUARINDA KİTAPLARIMI İMZALADIM. BENİ YALNIZ BIRAKMAYAN TÜM OKURLARIMA VE DOSTLARIMA TEŞEKKÜR EDERİM.
HERKESE SEVGİLER : )
04/11/2014
22/09/2014
16/09/2014
2014 TÜYAP İMZA GÜNÜM (SİYAH PALTO)
Türkiye'de İlk Kez Kayıp Rıhtım'da
Neil Gaiman'ın yeni kitabını Türkiye'de ilk kez Kayıp Rıhtım'da sizler için yazdım: The Truth Is A Cave In The Black Mountains
http://www.kayiprihtim.org/portal/inceleme/siyah-daglardaki-magaranin-gercegi/
06/06/2014
Yeni Röportjım (1okur1yazar)
1Okur1Yazar'ın değerli editörü Esra Benli Hanım ile dün Kuzgun Efsanesi Serisi üzerine keyifli bir söyleşi yaptık. Ayrıntıları aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.
http://www.1okur1yazar.com/m/yazar-emel-kosi-ile-soylesi/959
http://www.1okur1yazar.com/s/emel-kosi-1okur1yazar-ailesinin-degerli-yazari-iste-huzurlarinizda--ayin-yazari-/2046
http://www.1okur1yazar.com/m/yazar-emel-kosi-ile-soylesi/959
http://www.1okur1yazar.com/s/emel-kosi-1okur1yazar-ailesinin-degerli-yazari-iste-huzurlarinizda--ayin-yazari-/2046
01/06/2014
Gölge Dergi ve Yeni Kitabım
Gölge Derginin Haziran Sayısı "yazarının kaleminden/yeni çıkanlar" bölümünde Siyah Palto'ya yer verdi. Gölge'ye bol okurlar ve başarılar...
http://issuu.com/golgedergi/docs/golgedergi81
http://golgedergi.blogspot.com.tr/
http://issuu.com/golgedergi/docs/golgedergi81
http://golgedergi.blogspot.com.tr/
25/05/2014
08/05/2014
Röportajın Tamamı
Marmara Eğitim Kurumları- Özel Marmara Anadolu Teknik Meslek Lisesi Radyo/Televizyon Bölümü İle Yaptığım Röportajın Tamamı
07/05/2014
Yeni Röportajım
Marmara Eğitim Kurumları- Özel Marmara Anadolu Meslek Lisesi Sinema Televizyon Bölümü İle Kuzgun Efsanesi Serisi, Fantastik Edebiyat ve Yazarlık Hakkında Keyifli Bir Röportaj Yaptık :)
Söyleşinin ayrıntılarını yakında buradan paylaşacağım. İşte o akşamdan birkaç kare...
02/05/2014
Kuzgun Efsanesi Üçlemesinin İlk Kitabı SİYAH PALTO'nun Fragmanı:
https://vimeo.com/93306854
http://www.izlesene.com/video/kuzgun-efsanesi-serisi-1-siyah-palto-fragmani/7388108
https://www.facebook.com/EmelKosi
https://vimeo.com/93306854
http://www.izlesene.com/video/kuzgun-efsanesi-serisi-1-siyah-palto-fragmani/7388108
https://www.facebook.com/EmelKosi
10/04/2014
New York Yolcusu Kalmasın!
Özgür, dingin, yeşil ve lezzetli...
Gecesi tutkulu, gündüzü heyecan verici muhteşem bir şehir...
New York hakkında sıra dışı bir makale.
Keyifli okumalar :)
www.1okur1yazar.com
http://www.1okur1yazar.com/m/new-york-yolcusu-kalmasin!/668
Özgür, dingin, yeşil ve lezzetli...
Gecesi tutkulu, gündüzü heyecan verici muhteşem bir şehir...
New York hakkında sıra dışı bir makale.
Keyifli okumalar :)
www.1okur1yazar.com
http://www.1okur1yazar.com/m/new-york-yolcusu-kalmasin!/668
03/04/2014
Kitap İncelemeleri
"Boşaldı cehennem ve
saçıldı tüm şeytanlar ortalığa!"
YOKYER - Neil Gaiman
Tür:
Bilim Kurgu, Fantastik
Orijinal
Adı: Neverwhere
Basım
Yılı: 1996-2010
Sayfa
Sayısı: 372
Genç ve iyi kalpli Richard
Mayhew'un sıradan hayatı, bir kaldırımda karşısına çıkan yaralı genç kızın
hayatını kurtarmasıyla sonsuza dek değişir. Bu iyilik Richard'ı var olduğunu
hayal bile etmediği bir dünyayla –şehrin altındaki terk edilmiş Metro
istasyonları ve kanalizasyonlarda gelişmiş karanlık bir yaşamla– tanıştırır. O
artık, yarıklardan düşen insanların yaşadığı Aşağıtaraf'ın bir parçasıdır... ve
eğer bildiği dünyaya dönmek istiyorsa, gölgelerin ve karanlığın, canavarların
ve azizlerin, katillerin ve meleklerin şehrinde yaşamayı öğrenmek zorundadır...
“Gaiman, basitçe söylemek
gerekirse, hikâyelerin hazine evi gibi ve biz de ona sahip olduğumuz için
şanslıyız”
Stephen King
***
Neil
Gaiman… Onun için söylenecek pek çok şey var, ancak benim için yeri
doldurulamaz bir yazar ve bir karakter. Londra’ya ilk gidişimin ertesinde,
İstanbul’a dönerken elimde nasıl bir kitap olduğunu çok iyi biliyordum.
Dönmeden
bir gün önce, elimizde Ritazza’dan aldığımız büyük boy kahvelerimizle birlikte 187
Piccadilly W1J 9LE adresinde bulmuştum kendimi. Hatchards, Londra’nın 1797
yılında kurulmuş olan en eski kitapçısıdır. İçeriye adımımı atar atmaz, hem kendi
tarihi, hem raflarındaki kitapların sıralanışı ile beni adeta kendimden geçirmişti.
Anlaşılacağı üzere epey uzun bir süre kitapçıda keşifteydim. Her türde kitabı
incelememe rağmen beni en fazla alıkoyan raf elbette fantastik-bilim kurgu
rafları olmuştu. Kitapları heyecanlı bir merakla incelerken, elime aldığım ilk kitap
Amerikan Tanrıları idi. Hemen
arkamda; okuma salonunun füme rengi rahat koltuklarına gömülüp incelemeye
koyuldum. Neil’in güçlü kalemi, muazzam karakterleri ve hayal dünyası beni ilk o
gün etkisi altına almıştı. Londra’nın yaklaşık iki yüz yirmi senelik en eski
kitapçı dükkanında okumaya başladığım o kitap beni Gaiman’ın gizli dünyalarını
keşfe çıkartan ilk kitap oldu.
Ardından
tahmin edeceğiniz üzere bütün kitaplarını aldım ve hepsini muazzam bir keyifle
okuyup yuttum. Sonra o yuttuğum kitapların arasından öyle bir kitap çıktı ki, hayatımı
ve kariyerimi bir günde-aslında kitabı bitirene kadar geçen birkaç saatte demek
daha doğru olur-değiştirdi. Rafa kaldırdığım pek çok kısa hikayemi yeniden ele
almama yardımcı oldu. Yani YOKYER benim kariyerimin başlangıç
noktası oldu.
“Richard Mayhew Londra’ya
gitmeden önceki gece kendini pek iyi hissetmiyordu.” Diye başlıyor kitabın ilk
satırları. Ana karakter kendini pek iyi hissetmiyordu ama ben kendimi deli gibi
heyecanlı ve bir hayli keyifli hissediyordum.
Ana
karakterin kısa bir tanıtımının ardından-ki bu nişanlısı, işi ve kariyeri,
yaşadığı ev-sevgili Neil hemen hikayenin içine dalıyor. Sayfanın başında
verdiğim kısa tanıtım yazısını okuyanlar kendilerini nelerin beklediğini az çok
tahmin edecek fakat asla kapıların ardındaki gerçeği bilemeyecekler. Şayet kitabı
edinip okumadılar ise…
Yardımsever,
merhametli Richard Mayhew bencil ve duyarsız nişanlısına rağmen hiç tanımadığı
tuhaf görünümlü bir kıza yardım etmek üzere evini açar. Nişanlısının
tehditlerine rağmen Richard bu kıza yardım etmeye ve başına neler geldiğini
anlamaya kararlıdır. Kız, yaşadığı garip dünyasında Richard’ın tahmin
ettiğinden de tehlikeli bir durumun içindedir. Richard kıza yardım etmek üzere
harekete geçtiğinde kendini daha önce bildiği ancak bir o kadar da garipsediği
bir şehirde bulur. Bu şehir, Londra’nın karanlık tünelleri ve kokuşmuş
kanalizasyonlarının arasına sıkışmış, sıçanların hükmettiği ve tuhaf
alışkanlıkları olan insanların olduğu Aşağı
Londra’dır.
Hikayedeki
karakterler üzerinde uzun uzadıya yazmayacağım, kitabı okuyanlar nasıl bir tat
aldıklarını, hatta var olup olmadıklarını bile düşünecek kadar hikayenin içine
girmişlerdir diye düşünüyorum. Belki de yolda yürürken her gördükleri
kanalizasyon kapağının altında da kendi şehirlerinden bir tane daha olup
olmadığını…
Kitabı
okuduktan bir süre sonra yeniden Londra’ya gittiğimde, kitapta adı geçen
yerleri daha önce görmüş olmama rağmen kitaptan sonra bambaşka bir gözle
bakmaya başladım. Meşhur metro istasyonları ve merkezi mekanları gözüme daha
bir fantastik geliyordu. Richard’ın evinin sokağındaki ekmek fırınını görmek,
hikayede ilginç isimlere sahip metro istasyonlarından ve bahsedilen tünellerin
önünden geçmek oldukça heyecan vericiydi.
Hikayede
sona yaklaştıkça, nasıl sonlanacağıyla ilgili tezler üretiyordum kafamda. Sonra
bir baktım enfes bir şekilde noktalanmış kitap. Aslına bakarsanız sonunu değil,
bir sonraki sayfayı tahmin etmek bile çok güç. Gaiman’ın karanlık hayal gücü
ara sıra eğlenceli diyaloglara da yer verebiliyor. Sıçanlar ve tuhaf insanlarla
dolu karanlık bir tünelde korku dolu adımların ve tutulmuş nefeslerin sonunda
açılan bir kapı sizi gülümsetebiliyor. Yeni ve tuhaf şehirlerden, karanlık ve
gizemden, sıra dışı bir yaşamdan ve her sayfada şaşırmaktan hoşlananlardansanız
Yokyer
sizin için biçilmiş, size özel yazılmış bir kitap.
Yokyer’in
1996 yapımı 6 bölümden oluşan bir de mini dizisinin olduğunu hatırlatmakta
yarar var.
Okumayanlar
için çok şey kaçırdığınızı söylemek isterim. Yazarla henüz tanışmamış olanlarınız
için ise işte tam sırası!
Birde
tavsiye: bu kitabı okurken kendinizi bir hayli kaptırıp saati unutacağınız için
yanınıza büyük boy bir termos kupa ile kahve-çay ve birazda abur cubur alıp
kendinizi ödüllendirin derim J
Herkese,
açabildiği kadar kapılı bir şehir dilerim…
20/03/2014
01/02/2014
16/01/2014
BİR KÜTÜPHANENİN GİZLİ GÜNLÜĞÜ
Ben, ortaçağdan kalma bir sarayın
arka bahçesine bakan geniş bir odasının, günümüzde müzeye çevrilmiş
kütüphanesiyim. Aslına bakarsanız ortaçağda kendini bilmez, burnu büyük kraliyet
ailelerinin çocuklarından birinin oyun odası olmayı tercih ederdim; en azından
çocukların dilinden anladığımı söyleyebilirim. Yirminci yüzyılda ayda yüzlerce
insanı ağırlamaktan yorulduğumun ve hiçbirinin üslubundan anlamadığımın altını büyük
bir hüsranla çiziyorum. İşin tek iyi yanı, müzeye çevrildikten sonra yüzlerce
yeni arkadaş edinmem oldu, yoksa hayatımın geri kalanını hayal kırıklığı içerisinde
geçirebilirdim. Ben artık duvarları rengârenk
sembol ve şekillerle-birçok kez kafa patlatmama rağmen ne anlama geldiklerini çözemedim-
yerleri ise sisli bir güne kucak açan sabah yıldızlarıyla döşeli ile bir resim ve heykel müzesiyim. Bu
renkli karmaşanın yanında birde birbirinden ilginç sıra dışı arkadaşlarım var
tabi. Akşam karanlık çöküp de ışıklar kapatıldığında değmeyin keyfimize…
Geçen hafta Bayan Kulakları Ellerinden Büyük ile Bay Tahtında Oturan Kolları Kesik Kral’ın düğün törenleri vardı. Tüm katlar davetliydi, özellikle ben ev sahibi olduğumdan dolayı Şeref Konuğu olarak en önde ki yerimi almıştım. Uzun yıllardır flört eden bu çift sonunda, Fıskiye Altında Dans Eden Kadın’ın da yardımları ile nikâh masasına oturabilmişlerdi. Nikâh şahitlerinden biri ise benim can dostum Pipo İçen Tavşan Kafalı Adam idi.
Bu harika
düğün sabaha kadar neşe içinde sürdü. Düğünlerini ortaçağdan kalma bir sarayda
yapmak herkese kısmet olmuyor tabi, eh bu konuda fazla mütevazi olamayacağım; oldukça
gizemli ve sıra dışı göründüğümün farkındayım, diğerleriyle aramda uçurumlaşan
farkta bu zaten…
Muhteşem
kapımdan girer girmez kendinizi bambaşka bir dünyada buluveriyorsunuz. Önce
yerden yaklaşık otuz metre yüksekte cam bir koridorda yürüyorsunuz, sağınız
solunuz boşlukta… Aniden aşağı bakarsanız sisli bir günde havada yürüyor
hissine kapılabilirsiniz. Her ne kadar kütüphane havam kalmasa da, yine de eski
ahşabın kokusunu alırsınız. Gerçi ben şimdilerde buram buram kokan ceviz raflar
yerine, yüzlerce ayrı kil ve yağlı boya kokusu alıyorum ancak yine de kendimi
seviyorum ya da…
Aslına bakarsanız
insanların içeri girdikten sonra kendilerini iyi hissetmelerini seviyorum.
Başlarını kaldırıp tavana baktıkların da gotik süslemelerimden etkilenmelerini,
yürürken duvarlarımda ki tarihin izleriyle karşılaşma anlarını seviyorum. Elbette
eskiden olduğu gibi kütüphane olmayı tercih ederdim. İnsanların benden
faydalanmaları ve yeni bilgiler edinerek bu kapıdan çıkmaları harika bir
duyguydu. Binlerce kitabım vardı. Periyodik zamanlarda tozları alınan raflarım
ve en değerli el yazılarının saklandığı cam vitrinlerim vardı. Müze olmama
karar verildikten sonra hepsini taşıdılar, nereye gittiklerini hiç öğrenemedim.
En sevdiğim
bölüm, çocuk kitaplarına ayırılan raflarımdı, dedim ya çocukların dilinden iyi
anlarım. Bazı günler yirmişerli gruplar halinde gelirler, masal kitaplarının
bulunduğu raflarımı talan ederlerdi. Yine de bu çok hoşuma giderdi. Onlarla
birlikte bende tüm gün eğlenir, yeni masallar dinlerdim. Bazen bir masalın sonunu
getiremeden uyuyakalır, çocuklardan birinin boşlukta yankılanan ani çığlığı ile
kendime gelirdim. Her şeye rağmen yılda on binlerce insanın beni sürekli ziyaret
etmesi kadar gurur verici hiçbir şey olamazdı. Her zaman en büyük korkum, bir
gün hiç kimsenin uğramadığı bir yer olmaktı!
***
Gerçekten
de öyle, hangimiz yılda birkaç kez kütüphaneye gidiyoruz ki, yaşadığımız şehrin
kütüphanelerinden birini hiç ziyaret ettik mi, en azından araştırdık mı? Eski
senelere oranla yeni istatistikler bu sayının arttığını gösteriyor, elbette
öyledir fakat yine de…
Belki de
dayanılmaz sessizlikler sizi boğuyordur. Kütüphanelerde ki sessizlik kuralına uymak sizi diken üstünde bırakıyor olabilir?
Kitabımı evimde en rahat halimle okurum diyenlerden olabilirsiniz, bunların
hepsi mümkün... Oysa kaçırdığınız o kadar çok şey var ki!
Hiç eski bir kütüphanenin kapısından
girdiğiniz de, seksen yıl öncesinin kokusunu almak nasıl bir duygu
bilmiyorsunuz. Dinlendirici sessizlikte elinizdeki kitabı okurken, arkanızda
bıraktığınız binlerce kitabın kokusunu almak nasıl bir his hiç keşfetmediniz. Kim
bilir, belki sessiz koridorlarda kitaplar arasında gezerken gözünüze ilginç bir
kitap çarpar ve hayatınızı değiştirir, o güne dek kimsenin okumadığı yazarı
meçhul bir kitap… ama siz hala bilmiyorsunuz?
Eski
kütüphaneler… loş ve sessiz ortamlar hem huzur verir hem de istediğiniz ölçüde
kaynak olurlar. Belki de yaşlı bir kütüphanenin son isteğini yerine
getirirsiniz…
LONDRA DÜŞLERİ
Boşaldı cehennem ve
saçıldı tüm şeytanlar ortalığa!
(W.Shakespeare - Fırtına)
Buğulu ve sessiz bir
geceydi. Soğuğun hissiz zifiri şehri ele geçirmiş, kat kat gökyüzü ile üstünü
örtmüştü. Köşede, kuytuda bekleyen sinsi düşünceler vardı. Tam sokağın başında
telefon kulübesinin içinde…
Önce sarsıldı
kırmızı demir yığını, sonra ahize düşerek sallanmaya başladı. Aniden camları
patladı gecenin sessizliğinde ama kimse duymadı. Huysuz ve tehditkâr rüzgâr şiddetini
arttırmış, kırık camlar arasında kendine yer yapıyordu.
Fısıltı gibi, varla
yok arası bir ses çıkarttı. Sonra sızlayan bir hışırdama ve ardından kırılan
camdan tek kanadını çıkarmaya çalışan bir cisim belirdi. Sersemlemişti. Uçması imkânsızdı.
Yürümesi de. Belli ki sürünecekti gecenin karanlığında. Sis gittikçe görüş
alanını daraltıyor, boğazında inatçı bir gıcıklanma yapıyordu. Yutkundu. Boğazı
da vücudu gibi acıyordu. Önemsemedi, her şeyden önce o nerede olduğunu bilmek
istiyordu. Etrafına bakındı, önündeki ıssız cadde bir örümcek ağı gibi gergin
duran sıralı binalarla çevriliydi.
Yerüstündeydi!
Cehenneme atılmıştı!
Nihayetinde
yaptıklarından dolayı cehennemi boylamıştı. Şimdi acılar içerisinde kıvranırken
ona yardım edecek ve sonrasında yardım ettiğine bin pişman olacak iyi niyetli
insanlar yoktu etrafında. Kanadını oynatmaya çalıştı. Hayır, olmuyordu. Sıkışıp
kalmıştı bu külüstür telefon kulübesinde. Çok iyi biliyordu ki yarın ayın
biriydi ve oradan kurtulabilmesi için sadece bir ayı vardı. Artık günahlarının
azap tohumlarıyla kök salma zamanı gelmişti. Bunu hissedebiliyor ve cehennemin
kokusunu yakınlarda bir yerlerden alabiliyordu.
***
Pekâlâ, sadece
aklımdan geçiriyordum. Emin olduğum tek şey, fantastik bir kurgulama olacağıydı.
Birkaç gün önce Tower Bridge’de yürürken, köprünün altında Victoria döneminden
kalma eski bir tünel olduğunu hatırladım. Merdivenlerden aşağı indim, tünelin
girişinde dururken bu cümleler belirdi aklımda. Karanlık ve sessiz tüneller… dedim. Duvarlara yansıyan birkaç ışık
titreşiminin, karanlığı daha da keskinleştirdiği eski tüneller...
Evet, ürkütücüydü
kuşkusuz ama yazmak için bulunmaz nimetti. Birkaç saat kalmak şartıyla tabi ve
elbette yalnız…
Londra’nın yeraltı
da, en az yerüstü gibi çekiciydi aslında.
Önceleri garip gelir
şehir insana, oysaki hiçbir yere benzemez havası. Naif, hoş görülü ve duygusal.
Kimseyi rahatsız etmeyen cinsten…
Her daim gridir
bulutları, elinizi uzatsanız neredeyse dokunacak gibi yakındırlar size. Henüz
şehirle tanışmamışlara kasvet rüzgârları estirir ilk bakışta. Oysaki yeşiliyle,
gizemiyle ve tarihiyle son ana kadar büyüler sizi.
Köprünün
korkuluklarından bulanık Thames nehrine bakarken düşündüm. Islak Londra
sokakları alışılmış insan kalabalığı ile yine her zamanki gibiydi. Ne bir
eksik, ne bir fazla… Bu şehre ilk gelişimin birkaç gün sonrasında İngilizler
hakkında kesin kararımı vermiştim: Kendilerine Asil İngiliz Gezegeni adını verdikleri yeni bir dünya kurduklarını
düşünüyordum. Londra’yı eski, sıradan, beyinlerinin sadece %10 unu kullanan
gelişmemiş yaratıklara bıraktıklarını düşünüyor, kendi gezegenlerinde altın
varaklı fincanlarında sütlü çaylarını yudumlarken aşağı bakıp eğleniyorlardı. E
tabi bunları düşündükçe ben de :)
Her karesinde eski
ve derin bir kütüphanenin haz veren dinginliği, hafif bir rüzgâr gibi seslenir
öylece geçip gidenlere. Adım attığınız her yerde eskinin kokusunu alırsınız
aslında. Aralara serpiştirilmiş modern yapılar, koşturan insanlar ve metropol bir
şehre inat, hiçbir şey bozamaz şehrin ve tarihin büyüsünü. Sonra aşık olursunuz
şehrin kurgusuna… Artık hiçbir yer aynı hazzı veremez size!
***
Binlerce yıldır kapalıydı gökyüzü kapıları onlar için! Yeraltında sinsice gezer, kendi aylarını doldurmak için birbirleriyle acımasızca yarışırlardı. Rutubet kokan tünellerde saklanır, şehrin kanalizasyonlarında yol alırlardı. Yukarı dünyaya açılan kapaklar, onlar için cehenneme açılan kapılardı. Her ay için bir karanlık kuşu vardı yeraltında…
Binlerce yıldır kapalıydı gökyüzü kapıları onlar için! Yeraltında sinsice gezer, kendi aylarını doldurmak için birbirleriyle acımasızca yarışırlardı. Rutubet kokan tünellerde saklanır, şehrin kanalizasyonlarında yol alırlardı. Yukarı dünyaya açılan kapaklar, onlar için cehenneme açılan kapılardı. Her ay için bir karanlık kuşu vardı yeraltında…
Gece yarısından
sonra zifiri karanlık çöktüğünde, yeraltından çıkan Karanlık Kuşları!
Yaşama sevincini
söküp atan o an kendini hiç iyi hissetmiyordu. Son iki senedir babasını
görmemiş, şimdi ise ölüm haberini almıştı. Şehrin kanalizasyonlarından birinde
bu akşam ölü bulunmuştu. Teşhis ve cenaze işleri için hastaneye gitmesi
gerekiyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bulanık zihnine rağmen aceleyle
paltosunu giyip, havaalanına gitmek için bir taksi çağırdı.
En sevdiği yerlerden biri olan Tower Bridge’den geçiyordu. Yıllar önce yine bu köprüdeydi, annesi vardı yanında; bir dilek dilemiş ve el yordamıyla atmıştı Thames nehrine… Yine öyle yaptı. Hastanede ki kişinin babası olmamasını diledi.
“Üzgünüm bayım ama daha hızlı gidemem. İlerde kaza var, yol gittikçe daralıyor”
“Başka bir yol
olmalı. Belki kestirme bir yol…”
“Üzgünüm bayım
dediğim gibi tek yol bu.”
Taksinin parasını
ödeyip köprünün orta yerinde indi. Bir an evvel bu gece için bir uçak bileti
bulmak istiyordu. Sabaha kadar beklemeye tahammülü yoktu. Paltosunun yakasını
kaldırdı. Ellerini cebine soktu. Bu sene Ocak
ayı oldukça sert geçiyordu. Hızlı adımlarla durmuş trafiğin arasında yol
alırken, yanından geçtiği 74 model mavi Bentley marka otomobilin sol arka
camı-zorlanarak açıldığı belli olan bir sesle-ağır ağır açıldı. Pencereden
başını uzatan adamın cildi eski günbatımı kartpostallarını anımsatıyordu.
“İlerde kaza var genç adam, yol kapalı. Büyük bir kaza olmalı, yürüyerek bu yolu geçemezsin!” dedi adam. Boğuk ve çatallı sesi gecenin ayazıyla uyum içindeydi.
Gail sesin geldiği
yöne doğru baktığında adamı gördü. Adam siyah takım elbisesinin içine kravat
yerine gülkurusu renginde bir fular takmıştı. Sigarasını tüttürürken buharlı
bir ütüyü andırıyordu.
“Bekleyecek vaktim yok havaalanına yetişmem gerekiyor, yine de teşekkürler.” Dedi.
Yoluna devam etmek
üzereyken adam yine seslendi.
“Başka bir yol var genç adam! Tabi eğer istersen?”
“Bir kestirme mi?”
“Öyle de denebilir.
Eğer yürüyerek geçmek istiyorsan, köprünün altında ki eski tüneli kullan. Tabelalar
seni yönlendirecektir.”
Gail bu bilginin
işine yarayabileceğini düşünerek teşekkür etti ve adımlarını yeniden köprüye
çevirdi. Adam ise zehir kadar alaycı bir tavırla sigarasından bir duman daha
aldı ve camını kapattı.
Köprünün korkuluklarına yaklaştığında yolun sağındaki merdivenleri gördü. Basamakların bitiminden tekrar sağa döndü ve aşağı indi. Burası yaklaşık bin yıl kadar önce Victoria döneminde yapılmış eski bir tüneldi. Son yıllarda yeni bir yapılanma çalışması için kullanıma kapatılmıştı. Bu yüzden çok uzun zamandır karanlık, paslı, rutubetli ve sessizdi. Tünelin ağır kokusu dayanılmazdı. Duvara yansıyan birkaç loş ışık titreşerek karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Kendi ayak sesinden başka etrafta hiçbir ses yoktu. Üzerinde tuhaf bir gerginlik hissetti. Cep telefonunu çıkartıp etrafa göz gezdirdi. Birkaç kez dönüp arkasını kontrol etti, derin nefesler aldı. Daha dikkatli baktığında az ilerde bir tabela olduğunu gördü.
ŞEHİR MERKEZİ İÇİN
SOL TARAFTAKİ KAPIYI KULLANIN yazıyordu, boyası neredeyse silinmiş tabelada.
Gail solundaki kapıya baktı. Paslanmış kapı kolunu iki kez çevirdi, kapı
açıldı. Önünde aşağıya inen dik bir merdiven vardı. Cep telefonunun ışığından
yararlanarak basamakları yavaş ve temkinli inmeye başladı. İki tarafında da
rutubet kokan duvarlardan başka bir şey yoktu.
Bir basamak daha inecekken aniden bir çıtırtı sesi duydu. Bekledi. Ses bu sefer daha yakından geliyordu. Daha fazla inmeye cesareti yoktu. Bir anda karşısında uçan, siyah bir cisim belirdi. Hızla üzerine doğru uçarken, Gail ani bir refleksle kendini geri çekti ve dengesini kaybederek aşağıya yuvarlandı.
Sağ elinin bileğini fena burkmuştu. Neredeyse hiç hareket ettiremiyordu. Yuvarlandığı çamurlu suyun içinden doğrulmaya çalıştı. Yapamadı. Bir süre sessizce bekledi. Aklını toparlamaya çalıştı. Üzerine gelen şeyin yavru bir yarasa olduğunu düşündü. Tünelden çıkana kadar birden fazla yarasaya rastlayabilirdi. Endişesini yenmeye çalıştı, sol kolundan destek alarak çamurlu suyun içinden çıktı. Ne yazık ki düştüğü sırada telefonu da onunla birlikte çamurlu suya düşmüştü. Ekranı silip birkaç kez tuşlarına bastı ama cihaz çalışmıyordu. Bu rutubetli karanlık tünel şimdi gözünde daha da büyümüş, daha da ürpertmişti onu, “Hay aksi” dedi telefonunu cebine koyarken, sonra dar ve karanlık ve rutubetli ve gergin tünel koridorunda yürümeye başladı.
Gail Jones babası
gibi gerçek bir İngiliz olmasına rağmen, sekiz yaşından beri Londra’ya hiç
gelmemişti. Annesi bir İskoç’tu. Babasından boşandıktan sonra, Gail’i de yanına
alıp yıllarca Loch Ness gölü yakınlarında bir kasabada yaşamışlardı. Yaşadığı
yer Ness
Canavarı efsanesiyle bütünleşmiş bir kasabaydı ve hayatının son yirmi
yılını bu efsaneyi yüzlerce kişinin farklı yorumlarını dinleyerek geçirmişti.
Şimdi ise sonunun nereye varacağını bilmediği garip bir tünelde ilerlemeye
çalışıyor, karşısına Ness canavarı gibi bir yaratığın çıkmamasını umuyordu.
Kıvrımlı dar tünel koridorlarında belki on dakikadır yürüyordu. Son kıvrımı da döner dönmez nefes alış verişi hızlanmış, birazdan tünelde hiç oksijen kalmayacağına dair bir his uyandırmıştı ki ilerde bir aydınlık fark etti. Yeryüzüne çıkmanın verdiği rahatlıkla adımlarını hızlandırdı. Çıkışa kıvrılan tünelin ucundan dönmüştü ki, sendeleyerek soğuk ve rutubetli tünel duvarına düşercesine dayandı. Gördüğü manzara inanılacak gibi değildi. Karşısında Loch Ness gölü ay ışığında en parlak haliyle ışıldıyordu.
***
Hikâyenin geri kalanı böyle geçti aklımdan. Bu sefer nerede miydim?
Her cumartesi cadde
boyunca kurulan rengârenk Portobello (Notting Hill) pazarında! İngiliz
porselenlerinin, bulması neredeyse imkânsız eski plakların, ikinci el
antikaların, kazanlar dolusu pişirilen Hint ve Taiwan yemeklerinin ve harika
kremalı dondurmanın satıldığı pazardaydım. Sağımda, Londra metrosunun
haritasıyla kaplı şeffaf şemsiyeler satan tezgâhın arkasındaki banka oturdum.
Gözlerimi kapadım. Cadde boyunca Pazar sokağını dolduran kalabalığın
sessizliğini dinledim. Birden ılık bir rüzgâr esti sol tarafımdan. Aniden ayaklarımın
çıplaklığı ürpertti içimi. Gözlerimi açtığımda güneşli bir yaz günü, Hyde
Park’ta yürüyordum…
e. Kosi
Subscribe to:
Comments (Atom)
Anlatan mı, Susan mı?
Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...
-
Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...
-
Günümüzde internet teknolojisinin ilerlemesiyle hayatımıza yenilikler girmiş ve aynı anda birçok insanla iletişim kurma imkânı ortaya çıkm...
-
Yılın son gecesinde, okyanus nefesini tuttu. Yukarıda insanlar geri sayım yaparken, aşağıda, ışığın artık bir hatıra olduğu derinlikte Sir...





























