Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleştirel yanlarını gördüm mü? Evet gördüm ama bunlar beni diziden kopartmadı. O yüzden gelin dizide neler gördüğümü değil dizinin bana neler hissettirdiğini aktarayım.
His & Hers bana şunu düşündürdü: İyi bir anlatıcı kadar iyi bir suskun da sizi şaşırtabilir. Çünkü her suskunluk masum değildir; ama her anlatı da gerçeği taşımaz. Bazı hikâyelerde olan biteni değil, kimin konuştuğunu; hatta kimin konuşmamayı seçtiğini izleriz.
Bu yüzden diziyi izlerken en çok şuna takıldım: Katili merak ederken, bir yandan da beni derinden etkileyecek bir sürprizin her an gelmesine hazır olmalıydım. Çünkü bu hikâyede asıl gerilim, “ne oldu?” sorusundan çok, “kime inanıyoruz?” sorusunun etrafında dönüyordu. His & Hers, polisiye gibi başlayıp hızla anlatı, güven ve etik meselelerine evrilen bir dizi olarak, izleyiciyi konforlu bir seyirci koltuğunda bırakmıyor.
Dizi boyunca fark ettiğimiz ilk şey, anlatıların eşit olmadığı. Aynı olay iki farklı ağızdan aktarıldığında, biri daha düzenli, daha sakin ve daha tutarlı görünüyor. Diğeri ise parçalı, duygusal ve zaman zaman çelişkili. Alışık olduğumuz refleks devreye giriyor: Sakin olana inanmak. Mantıklı konuşanı güvenilir saymak. Duyguyu ise şüpheli görmek. Oysa dizi tam da bu refleksi hedef alıyor ve şunu soruyor: Biz kime, neden daha kolay inanıyoruz?
Burada suskunluk önemli bir yere oturuyor. Çünkü His & Hers’te susmak, her zaman güçsüzlük anlamına gelmiyor. Aksine, bazen suskunluk bir stratejiye, bazen bir korunma biçimine, bazen de suçlulukla baş etmenin tek yoluna dönüşüyor. Dizi, sessiz kalan karakteri romantize etmiyor; ama onu otomatik olarak suçlu da ilan etmiyor. Bu gri alan, izleyiciye bırakılıyor. Ve bu alan rahatsız edici olduğu kadar gerçek.
Anlatı meselesi aynı zamanda cinsiyetli bir problem olarak da karşımıza çıkıyor. Erkek anlatısının daha “makul”, kadın anlatısının ise daha “duygusal” olarak etiketlenmesi, dizinin alt metninde sürekli hissediliyor. Bu etiketleme yalnızca karakterler arasında değil, izleyicinin zihninde de çalışıyor. Kadın karakterin anlattıkları daha fazla kanıt isterken, erkek anlatısı çoğu zaman varsayılan doğru gibi kabul ediliyor. Dizi, bu çifte standardı yüksek sesle eleştirmiyor; onu sessizce görünür kılıyor.
Belki de His & Hers’ün en güçlü yanı burada yatıyor. Katilin kim olduğu sorusu önemini yitirdikçe, yerini daha rahatsız edici bir soruya bırakıyor: Ben izlerken ne yaptım? Kime daha erken inandım? Hangi suskunluğu erdem, hangisini tehdit olarak gördüm? Bu sorular dizinin bitişiyle birlikte kapanmıyor; tam tersine, izleyicinin zihninde yaşamaya devam ediyor.
Sonuçta His & Hers, suçun kimde olduğundan çok, anlatının kimde toplandığını anlatan bir hikâye. Hakikatin her zaman yüksek sesle konuşanda olmadığını; bazen en büyük kırılmanın, söylenmeyen bir cümlenin içinde saklı olabileceğini hatırlatıyor. Kimin daha düzgün konuştuğuna, kimin daha az duygulandığına bakarak kendi gerçeğimizi oluşturuyoruz. Oysa hayat da çoğu zaman böyle işlemiyor. Gerçek, her zaman yüksek sesle konuşanda olmuyor. Bazen en büyük kırılma, söylenmeyen bir cümlenin içinde saklı kalıyor. Ve insan bunu fark ettiğinde şunu sormadan edemiyor: Biz gerçekten gerçeği mi arıyoruz, yoksa inanmak istediğimiz hikâyeyi mi?
Ve belki de bu dizi en rahatsız edici gerçeği fısıldıyor:
Gerçek, çoğu zaman olan bitenden değil, ona kimin, nasıl ve ne zaman ses verdiğinden ibaret.
Yazımın orjinal halini gazeteden okumak için: https://www.eurovizyon.co.uk/who-gets-to-speak
.png)
No comments:
Post a Comment