16/01/2014

LONDRA DÜŞLERİ


Boşaldı cehennem ve saçıldı tüm şeytanlar ortalığa!

                                 (W.Shakespeare - Fırtına)




                      Buğulu ve sessiz bir geceydi. Soğuğun hissiz zifiri şehri ele geçirmiş, kat kat gökyüzü ile üstünü örtmüştü. Köşede, kuytuda bekleyen sinsi düşünceler vardı. Tam sokağın başında telefon kulübesinin içinde…

Önce sarsıldı kırmızı demir yığını, sonra ahize düşerek sallanmaya başladı. Aniden camları patladı gecenin sessizliğinde ama kimse duymadı. Huysuz ve tehditkâr rüzgâr şiddetini arttırmış, kırık camlar arasında kendine yer yapıyordu.

Fısıltı gibi, varla yok arası bir ses çıkarttı. Sonra sızlayan bir hışırdama ve ardından kırılan camdan tek kanadını çıkarmaya çalışan bir cisim belirdi. Sersemlemişti. Uçması imkânsızdı. Yürümesi de. Belli ki sürünecekti gecenin karanlığında. Sis gittikçe görüş alanını daraltıyor, boğazında inatçı bir gıcıklanma yapıyordu. Yutkundu. Boğazı da vücudu gibi acıyordu. Önemsemedi, her şeyden önce o nerede olduğunu bilmek istiyordu. Etrafına bakındı, önündeki ıssız cadde bir örümcek ağı gibi gergin duran sıralı binalarla çevriliydi.

Yerüstündeydi!
Cehenneme atılmıştı!

Nihayetinde yaptıklarından dolayı cehennemi boylamıştı. Şimdi acılar içerisinde kıvranırken ona yardım edecek ve sonrasında yardım ettiğine bin pişman olacak iyi niyetli insanlar yoktu etrafında. Kanadını oynatmaya çalıştı. Hayır, olmuyordu. Sıkışıp kalmıştı bu külüstür telefon kulübesinde. Çok iyi biliyordu ki yarın ayın biriydi ve oradan kurtulabilmesi için sadece bir ayı vardı. Artık günahlarının azap tohumlarıyla kök salma zamanı gelmişti. Bunu hissedebiliyor ve cehennemin kokusunu yakınlarda bir yerlerden alabiliyordu.
***
                   Pekâlâ, sadece aklımdan geçiriyordum. Emin olduğum tek şey, fantastik bir kurgulama olacağıydı. Birkaç gün önce Tower Bridge’de yürürken, köprünün altında Victoria döneminden kalma eski bir tünel olduğunu hatırladım. Merdivenlerden aşağı indim, tünelin girişinde dururken bu cümleler belirdi aklımda. Karanlık ve sessiz tüneller… dedim. Duvarlara yansıyan birkaç ışık titreşiminin, karanlığı daha da keskinleştirdiği eski tüneller...
Evet, ürkütücüydü kuşkusuz ama yazmak için bulunmaz nimetti. Birkaç saat kalmak şartıyla tabi ve elbette yalnız…

Londra’nın yeraltı da, en az yerüstü gibi çekiciydi aslında.
Önceleri garip gelir şehir insana, oysaki hiçbir yere benzemez havası. Naif, hoş görülü ve duygusal. Kimseyi rahatsız etmeyen cinsten…
Her daim gridir bulutları, elinizi uzatsanız neredeyse dokunacak gibi yakındırlar size. Henüz şehirle tanışmamışlara kasvet rüzgârları estirir ilk bakışta. Oysaki yeşiliyle, gizemiyle ve tarihiyle son ana kadar büyüler sizi.

Köprünün korkuluklarından bulanık Thames nehrine bakarken düşündüm. Islak Londra sokakları alışılmış insan kalabalığı ile yine her zamanki gibiydi. Ne bir eksik, ne bir fazla… Bu şehre ilk gelişimin birkaç gün sonrasında İngilizler hakkında kesin kararımı vermiştim: Kendilerine Asil İngiliz Gezegeni adını verdikleri yeni bir dünya kurduklarını düşünüyordum. Londra’yı eski, sıradan, beyinlerinin sadece %10 unu kullanan gelişmemiş yaratıklara bıraktıklarını düşünüyor, kendi gezegenlerinde altın varaklı fincanlarında sütlü çaylarını yudumlarken aşağı bakıp eğleniyorlardı. E tabi bunları düşündükçe ben de :)
Her karesinde eski ve derin bir kütüphanenin haz veren dinginliği, hafif bir rüzgâr gibi seslenir öylece geçip gidenlere. Adım attığınız her yerde eskinin kokusunu alırsınız aslında. Aralara serpiştirilmiş modern yapılar, koşturan insanlar ve metropol bir şehre inat, hiçbir şey bozamaz şehrin ve tarihin büyüsünü. Sonra aşık olursunuz şehrin kurgusuna… Artık hiçbir yer aynı hazzı veremez size!                                                          
                                                      ***
Binlerce yıldır kapalıydı gökyüzü kapıları onlar için! Yeraltında sinsice gezer, kendi aylarını doldurmak için birbirleriyle acımasızca yarışırlardı. Rutubet kokan tünellerde saklanır, şehrin kanalizasyonlarında yol alırlardı. Yukarı dünyaya açılan kapaklar, onlar için cehenneme açılan kapılardı. Her ay için bir karanlık kuşu vardı yeraltında…

Gece yarısından sonra zifiri karanlık çöktüğünde, yeraltından çıkan Karanlık Kuşları!
Yaşama sevincini söküp atan o an kendini hiç iyi hissetmiyordu. Son iki senedir babasını görmemiş, şimdi ise ölüm haberini almıştı. Şehrin kanalizasyonlarından birinde bu akşam ölü bulunmuştu. Teşhis ve cenaze işleri için hastaneye gitmesi gerekiyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bulanık zihnine rağmen aceleyle paltosunu giyip, havaalanına gitmek için bir taksi çağırdı.

En sevdiği yerlerden biri olan Tower Bridge’den geçiyordu. Yıllar önce yine bu köprüdeydi, annesi vardı yanında; bir dilek dilemiş ve el yordamıyla atmıştı Thames nehrine… Yine öyle yaptı. Hastanede ki kişinin babası olmamasını diledi.

“Üzgünüm bayım ama daha hızlı gidemem. İlerde kaza var, yol gittikçe daralıyor”
“Başka bir yol olmalı. Belki kestirme bir yol…”
“Üzgünüm bayım dediğim gibi tek yol bu.”

Taksinin parasını ödeyip köprünün orta yerinde indi. Bir an evvel bu gece için bir uçak bileti bulmak istiyordu. Sabaha kadar beklemeye tahammülü yoktu. Paltosunun yakasını kaldırdı. Ellerini cebine soktu. Bu sene Ocak ayı oldukça sert geçiyordu. Hızlı adımlarla durmuş trafiğin arasında yol alırken, yanından geçtiği 74 model mavi Bentley marka otomobilin sol arka camı-zorlanarak açıldığı belli olan bir sesle-ağır ağır açıldı. Pencereden başını uzatan adamın cildi eski günbatımı kartpostallarını anımsatıyordu.

“İlerde kaza var genç adam, yol kapalı. Büyük bir kaza olmalı, yürüyerek bu yolu geçemezsin!” dedi adam. Boğuk ve çatallı sesi gecenin ayazıyla uyum içindeydi.

Gail sesin geldiği yöne doğru baktığında adamı gördü. Adam siyah takım elbisesinin içine kravat yerine gülkurusu renginde bir fular takmıştı. Sigarasını tüttürürken buharlı bir ütüyü andırıyordu.

“Bekleyecek vaktim yok havaalanına yetişmem gerekiyor, yine de teşekkürler.” Dedi.
Yoluna devam etmek üzereyken adam yine seslendi.

“Başka bir yol var genç adam! Tabi eğer istersen?”
“Bir kestirme mi?”
“Öyle de denebilir. Eğer yürüyerek geçmek istiyorsan, köprünün altında ki eski tüneli kullan. Tabelalar seni yönlendirecektir.”

Gail bu bilginin işine yarayabileceğini düşünerek teşekkür etti ve adımlarını yeniden köprüye çevirdi. Adam ise zehir kadar alaycı bir tavırla sigarasından bir duman daha aldı ve camını kapattı.

Köprünün korkuluklarına yaklaştığında yolun sağındaki merdivenleri gördü. Basamakların bitiminden tekrar sağa döndü ve aşağı indi. Burası yaklaşık bin yıl kadar önce Victoria döneminde yapılmış eski bir tüneldi. Son yıllarda yeni bir yapılanma çalışması için kullanıma kapatılmıştı. Bu yüzden çok uzun zamandır karanlık, paslı, rutubetli ve sessizdi. Tünelin ağır kokusu dayanılmazdı. Duvara yansıyan birkaç loş ışık titreşerek karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Kendi ayak sesinden başka etrafta hiçbir ses yoktu. Üzerinde tuhaf bir gerginlik hissetti. Cep telefonunu çıkartıp etrafa göz gezdirdi. Birkaç kez dönüp arkasını kontrol etti, derin nefesler aldı. Daha dikkatli baktığında az ilerde bir tabela olduğunu gördü.

ŞEHİR MERKEZİ İÇİN SOL TARAFTAKİ KAPIYI KULLANIN yazıyordu, boyası neredeyse silinmiş tabelada. Gail solundaki kapıya baktı. Paslanmış kapı kolunu iki kez çevirdi, kapı açıldı. Önünde aşağıya inen dik bir merdiven vardı. Cep telefonunun ışığından yararlanarak basamakları yavaş ve temkinli inmeye başladı. İki tarafında da rutubet kokan duvarlardan başka bir şey yoktu. 

Bir basamak daha inecekken aniden bir çıtırtı sesi duydu. Bekledi. Ses bu sefer daha yakından geliyordu. Daha fazla inmeye cesareti yoktu. Bir anda karşısında uçan, siyah bir cisim belirdi. Hızla üzerine doğru uçarken, Gail ani bir refleksle kendini geri çekti ve dengesini kaybederek aşağıya yuvarlandı.

Sağ elinin bileğini fena burkmuştu. Neredeyse hiç hareket ettiremiyordu. Yuvarlandığı çamurlu suyun içinden doğrulmaya çalıştı. Yapamadı. Bir süre sessizce bekledi. Aklını toparlamaya çalıştı. Üzerine gelen şeyin yavru bir yarasa olduğunu düşündü. Tünelden çıkana kadar birden fazla yarasaya rastlayabilirdi. Endişesini yenmeye çalıştı, sol kolundan destek alarak çamurlu suyun içinden çıktı. Ne yazık ki düştüğü sırada telefonu da onunla birlikte çamurlu suya düşmüştü. Ekranı silip birkaç kez tuşlarına bastı ama cihaz çalışmıyordu. Bu rutubetli karanlık tünel şimdi gözünde daha da büyümüş, daha da ürpertmişti onu, “Hay aksi” dedi telefonunu cebine koyarken, sonra dar ve karanlık ve rutubetli ve gergin tünel koridorunda yürümeye başladı.

Gail Jones babası gibi gerçek bir İngiliz olmasına rağmen, sekiz yaşından beri Londra’ya hiç gelmemişti. Annesi bir İskoç’tu. Babasından boşandıktan sonra, Gail’i de yanına alıp yıllarca Loch Ness gölü yakınlarında bir kasabada yaşamışlardı. Yaşadığı yer Ness Canavarı efsanesiyle bütünleşmiş bir kasabaydı ve hayatının son yirmi yılını bu efsaneyi yüzlerce kişinin farklı yorumlarını dinleyerek geçirmişti. Şimdi ise sonunun nereye varacağını bilmediği garip bir tünelde ilerlemeye çalışıyor, karşısına Ness canavarı gibi bir yaratığın çıkmamasını umuyordu.

Kıvrımlı dar tünel koridorlarında belki on dakikadır yürüyordu. Son kıvrımı da döner dönmez nefes alış verişi hızlanmış, birazdan tünelde hiç oksijen kalmayacağına dair bir his uyandırmıştı ki ilerde bir aydınlık fark etti. Yeryüzüne çıkmanın verdiği rahatlıkla adımlarını hızlandırdı. Çıkışa kıvrılan tünelin ucundan dönmüştü ki, sendeleyerek soğuk ve rutubetli tünel duvarına düşercesine dayandı. Gördüğü manzara inanılacak gibi değildi. Karşısında Loch Ness gölü ay ışığında en parlak haliyle ışıldıyordu.
***

Hikâyenin geri kalanı böyle geçti aklımdan. Bu sefer nerede miydim?
Her cumartesi cadde boyunca kurulan rengârenk Portobello (Notting Hill) pazarında! İngiliz porselenlerinin, bulması neredeyse imkânsız eski plakların, ikinci el antikaların, kazanlar dolusu pişirilen Hint ve Taiwan yemeklerinin ve harika kremalı dondurmanın satıldığı pazardaydım. Sağımda, Londra metrosunun haritasıyla kaplı şeffaf şemsiyeler satan tezgâhın arkasındaki banka oturdum. Gözlerimi kapadım. Cadde boyunca Pazar sokağını dolduran kalabalığın sessizliğini dinledim. Birden ılık bir rüzgâr esti sol tarafımdan. Aniden ayaklarımın çıplaklığı ürpertti içimi. Gözlerimi açtığımda güneşli bir yaz günü, Hyde Park’ta yürüyordum… 

e. Kosi

No comments:

Post a Comment

Anlatan mı, Susan mı?

  Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...