16/01/2014

BİR KÜTÜPHANENİN GİZLİ GÜNLÜĞÜ

                              

              Ben, ortaçağdan kalma bir sarayın arka bahçesine bakan geniş bir odasının, günümüzde müzeye çevrilmiş kütüphanesiyim. Aslına bakarsanız ortaçağda kendini bilmez, burnu büyük kraliyet ailelerinin çocuklarından birinin oyun odası olmayı tercih ederdim; en azından çocukların dilinden anladığımı söyleyebilirim. Yirminci yüzyılda ayda yüzlerce insanı ağırlamaktan yorulduğumun ve hiçbirinin üslubundan anlamadığımın altını büyük bir hüsranla çiziyorum. İşin tek iyi yanı, müzeye çevrildikten sonra yüzlerce yeni arkadaş edinmem oldu, yoksa hayatımın geri kalanını hayal kırıklığı içerisinde geçirebilirdim.  Ben artık duvarları rengârenk sembol ve şekillerle-birçok kez kafa patlatmama rağmen ne anlama geldiklerini çözemedim- yerleri ise sisli bir güne kucak açan sabah yıldızlarıyla döşeli ile bir resim ve heykel müzesiyim. Bu renkli karmaşanın yanında birde birbirinden ilginç sıra dışı arkadaşlarım var tabi. Akşam karanlık çöküp de ışıklar kapatıldığında değmeyin keyfimize…

Geçen hafta Bayan Kulakları Ellerinden Büyük ile Bay Tahtında Oturan Kolları Kesik Kral’ın düğün törenleri vardı. Tüm katlar davetliydi, özellikle ben ev sahibi olduğumdan dolayı Şeref Konuğu olarak en önde ki yerimi almıştım. Uzun yıllardır flört eden bu çift sonunda,  Fıskiye Altında Dans Eden Kadın’ın da yardımları ile nikâh masasına oturabilmişlerdi. Nikâh şahitlerinden biri ise benim can dostum Pipo İçen Tavşan Kafalı Adam idi.
Bu harika düğün sabaha kadar neşe içinde sürdü. Düğünlerini ortaçağdan kalma bir sarayda yapmak herkese kısmet olmuyor tabi, eh bu konuda fazla mütevazi olamayacağım; oldukça gizemli ve sıra dışı göründüğümün farkındayım, diğerleriyle aramda uçurumlaşan farkta bu zaten…

Muhteşem kapımdan girer girmez kendinizi bambaşka bir dünyada buluveriyorsunuz. Önce yerden yaklaşık otuz metre yüksekte cam bir koridorda yürüyorsunuz, sağınız solunuz boşlukta… Aniden aşağı bakarsanız sisli bir günde havada yürüyor hissine kapılabilirsiniz. Her ne kadar kütüphane havam kalmasa da, yine de eski ahşabın kokusunu alırsınız. Gerçi ben şimdilerde buram buram kokan ceviz raflar yerine, yüzlerce ayrı kil ve yağlı boya kokusu alıyorum ancak yine de kendimi seviyorum ya da…

Aslına bakarsanız insanların içeri girdikten sonra kendilerini iyi hissetmelerini seviyorum. Başlarını kaldırıp tavana baktıkların da gotik süslemelerimden etkilenmelerini, yürürken duvarlarımda ki tarihin izleriyle karşılaşma anlarını seviyorum. Elbette eskiden olduğu gibi kütüphane olmayı tercih ederdim. İnsanların benden faydalanmaları ve yeni bilgiler edinerek bu kapıdan çıkmaları harika bir duyguydu. Binlerce kitabım vardı. Periyodik zamanlarda tozları alınan raflarım ve en değerli el yazılarının saklandığı cam vitrinlerim vardı. Müze olmama karar verildikten sonra hepsini taşıdılar, nereye gittiklerini hiç öğrenemedim.

En sevdiğim bölüm, çocuk kitaplarına ayırılan raflarımdı, dedim ya çocukların dilinden iyi anlarım. Bazı günler yirmişerli gruplar halinde gelirler, masal kitaplarının bulunduğu raflarımı talan ederlerdi. Yine de bu çok hoşuma giderdi. Onlarla birlikte bende tüm gün eğlenir, yeni masallar dinlerdim. Bazen bir masalın sonunu getiremeden uyuyakalır, çocuklardan birinin boşlukta yankılanan ani çığlığı ile kendime gelirdim. Her şeye rağmen yılda on binlerce insanın beni sürekli ziyaret etmesi kadar gurur verici hiçbir şey olamazdı. Her zaman en büyük korkum, bir gün hiç kimsenin uğramadığı bir yer olmaktı!
                                                                        ***

Gerçekten de öyle, hangimiz yılda birkaç kez kütüphaneye gidiyoruz ki, yaşadığımız şehrin kütüphanelerinden birini hiç ziyaret ettik mi, en azından araştırdık mı? Eski senelere oranla yeni istatistikler bu sayının arttığını gösteriyor, elbette öyledir fakat yine de…
Belki de dayanılmaz sessizlikler sizi boğuyordur. Kütüphanelerde ki sessizlik kuralına uymak sizi diken üstünde bırakıyor olabilir? Kitabımı evimde en rahat halimle okurum diyenlerden olabilirsiniz, bunların hepsi mümkün... Oysa kaçırdığınız o kadar çok şey var ki!
Hiç eski bir kütüphanenin kapısından girdiğiniz de, seksen yıl öncesinin kokusunu almak nasıl bir duygu bilmiyorsunuz. Dinlendirici sessizlikte elinizdeki kitabı okurken, arkanızda bıraktığınız binlerce kitabın kokusunu almak nasıl bir his hiç keşfetmediniz. Kim bilir, belki sessiz koridorlarda kitaplar arasında gezerken gözünüze ilginç bir kitap çarpar ve hayatınızı değiştirir, o güne dek kimsenin okumadığı yazarı meçhul bir kitap… ama siz hala bilmiyorsunuz?

Eski kütüphaneler… loş ve sessiz ortamlar hem huzur verir hem de istediğiniz ölçüde kaynak olurlar. Belki de yaşlı bir kütüphanenin son isteğini yerine getirirsiniz…




LONDRA DÜŞLERİ


Boşaldı cehennem ve saçıldı tüm şeytanlar ortalığa!

                                 (W.Shakespeare - Fırtına)




                      Buğulu ve sessiz bir geceydi. Soğuğun hissiz zifiri şehri ele geçirmiş, kat kat gökyüzü ile üstünü örtmüştü. Köşede, kuytuda bekleyen sinsi düşünceler vardı. Tam sokağın başında telefon kulübesinin içinde…

Önce sarsıldı kırmızı demir yığını, sonra ahize düşerek sallanmaya başladı. Aniden camları patladı gecenin sessizliğinde ama kimse duymadı. Huysuz ve tehditkâr rüzgâr şiddetini arttırmış, kırık camlar arasında kendine yer yapıyordu.

Fısıltı gibi, varla yok arası bir ses çıkarttı. Sonra sızlayan bir hışırdama ve ardından kırılan camdan tek kanadını çıkarmaya çalışan bir cisim belirdi. Sersemlemişti. Uçması imkânsızdı. Yürümesi de. Belli ki sürünecekti gecenin karanlığında. Sis gittikçe görüş alanını daraltıyor, boğazında inatçı bir gıcıklanma yapıyordu. Yutkundu. Boğazı da vücudu gibi acıyordu. Önemsemedi, her şeyden önce o nerede olduğunu bilmek istiyordu. Etrafına bakındı, önündeki ıssız cadde bir örümcek ağı gibi gergin duran sıralı binalarla çevriliydi.

Yerüstündeydi!
Cehenneme atılmıştı!

Nihayetinde yaptıklarından dolayı cehennemi boylamıştı. Şimdi acılar içerisinde kıvranırken ona yardım edecek ve sonrasında yardım ettiğine bin pişman olacak iyi niyetli insanlar yoktu etrafında. Kanadını oynatmaya çalıştı. Hayır, olmuyordu. Sıkışıp kalmıştı bu külüstür telefon kulübesinde. Çok iyi biliyordu ki yarın ayın biriydi ve oradan kurtulabilmesi için sadece bir ayı vardı. Artık günahlarının azap tohumlarıyla kök salma zamanı gelmişti. Bunu hissedebiliyor ve cehennemin kokusunu yakınlarda bir yerlerden alabiliyordu.
***
                   Pekâlâ, sadece aklımdan geçiriyordum. Emin olduğum tek şey, fantastik bir kurgulama olacağıydı. Birkaç gün önce Tower Bridge’de yürürken, köprünün altında Victoria döneminden kalma eski bir tünel olduğunu hatırladım. Merdivenlerden aşağı indim, tünelin girişinde dururken bu cümleler belirdi aklımda. Karanlık ve sessiz tüneller… dedim. Duvarlara yansıyan birkaç ışık titreşiminin, karanlığı daha da keskinleştirdiği eski tüneller...
Evet, ürkütücüydü kuşkusuz ama yazmak için bulunmaz nimetti. Birkaç saat kalmak şartıyla tabi ve elbette yalnız…

Londra’nın yeraltı da, en az yerüstü gibi çekiciydi aslında.
Önceleri garip gelir şehir insana, oysaki hiçbir yere benzemez havası. Naif, hoş görülü ve duygusal. Kimseyi rahatsız etmeyen cinsten…
Her daim gridir bulutları, elinizi uzatsanız neredeyse dokunacak gibi yakındırlar size. Henüz şehirle tanışmamışlara kasvet rüzgârları estirir ilk bakışta. Oysaki yeşiliyle, gizemiyle ve tarihiyle son ana kadar büyüler sizi.

Köprünün korkuluklarından bulanık Thames nehrine bakarken düşündüm. Islak Londra sokakları alışılmış insan kalabalığı ile yine her zamanki gibiydi. Ne bir eksik, ne bir fazla… Bu şehre ilk gelişimin birkaç gün sonrasında İngilizler hakkında kesin kararımı vermiştim: Kendilerine Asil İngiliz Gezegeni adını verdikleri yeni bir dünya kurduklarını düşünüyordum. Londra’yı eski, sıradan, beyinlerinin sadece %10 unu kullanan gelişmemiş yaratıklara bıraktıklarını düşünüyor, kendi gezegenlerinde altın varaklı fincanlarında sütlü çaylarını yudumlarken aşağı bakıp eğleniyorlardı. E tabi bunları düşündükçe ben de :)
Her karesinde eski ve derin bir kütüphanenin haz veren dinginliği, hafif bir rüzgâr gibi seslenir öylece geçip gidenlere. Adım attığınız her yerde eskinin kokusunu alırsınız aslında. Aralara serpiştirilmiş modern yapılar, koşturan insanlar ve metropol bir şehre inat, hiçbir şey bozamaz şehrin ve tarihin büyüsünü. Sonra aşık olursunuz şehrin kurgusuna… Artık hiçbir yer aynı hazzı veremez size!                                                          
                                                      ***
Binlerce yıldır kapalıydı gökyüzü kapıları onlar için! Yeraltında sinsice gezer, kendi aylarını doldurmak için birbirleriyle acımasızca yarışırlardı. Rutubet kokan tünellerde saklanır, şehrin kanalizasyonlarında yol alırlardı. Yukarı dünyaya açılan kapaklar, onlar için cehenneme açılan kapılardı. Her ay için bir karanlık kuşu vardı yeraltında…

Gece yarısından sonra zifiri karanlık çöktüğünde, yeraltından çıkan Karanlık Kuşları!
Yaşama sevincini söküp atan o an kendini hiç iyi hissetmiyordu. Son iki senedir babasını görmemiş, şimdi ise ölüm haberini almıştı. Şehrin kanalizasyonlarından birinde bu akşam ölü bulunmuştu. Teşhis ve cenaze işleri için hastaneye gitmesi gerekiyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bulanık zihnine rağmen aceleyle paltosunu giyip, havaalanına gitmek için bir taksi çağırdı.

En sevdiği yerlerden biri olan Tower Bridge’den geçiyordu. Yıllar önce yine bu köprüdeydi, annesi vardı yanında; bir dilek dilemiş ve el yordamıyla atmıştı Thames nehrine… Yine öyle yaptı. Hastanede ki kişinin babası olmamasını diledi.

“Üzgünüm bayım ama daha hızlı gidemem. İlerde kaza var, yol gittikçe daralıyor”
“Başka bir yol olmalı. Belki kestirme bir yol…”
“Üzgünüm bayım dediğim gibi tek yol bu.”

Taksinin parasını ödeyip köprünün orta yerinde indi. Bir an evvel bu gece için bir uçak bileti bulmak istiyordu. Sabaha kadar beklemeye tahammülü yoktu. Paltosunun yakasını kaldırdı. Ellerini cebine soktu. Bu sene Ocak ayı oldukça sert geçiyordu. Hızlı adımlarla durmuş trafiğin arasında yol alırken, yanından geçtiği 74 model mavi Bentley marka otomobilin sol arka camı-zorlanarak açıldığı belli olan bir sesle-ağır ağır açıldı. Pencereden başını uzatan adamın cildi eski günbatımı kartpostallarını anımsatıyordu.

“İlerde kaza var genç adam, yol kapalı. Büyük bir kaza olmalı, yürüyerek bu yolu geçemezsin!” dedi adam. Boğuk ve çatallı sesi gecenin ayazıyla uyum içindeydi.

Gail sesin geldiği yöne doğru baktığında adamı gördü. Adam siyah takım elbisesinin içine kravat yerine gülkurusu renginde bir fular takmıştı. Sigarasını tüttürürken buharlı bir ütüyü andırıyordu.

“Bekleyecek vaktim yok havaalanına yetişmem gerekiyor, yine de teşekkürler.” Dedi.
Yoluna devam etmek üzereyken adam yine seslendi.

“Başka bir yol var genç adam! Tabi eğer istersen?”
“Bir kestirme mi?”
“Öyle de denebilir. Eğer yürüyerek geçmek istiyorsan, köprünün altında ki eski tüneli kullan. Tabelalar seni yönlendirecektir.”

Gail bu bilginin işine yarayabileceğini düşünerek teşekkür etti ve adımlarını yeniden köprüye çevirdi. Adam ise zehir kadar alaycı bir tavırla sigarasından bir duman daha aldı ve camını kapattı.

Köprünün korkuluklarına yaklaştığında yolun sağındaki merdivenleri gördü. Basamakların bitiminden tekrar sağa döndü ve aşağı indi. Burası yaklaşık bin yıl kadar önce Victoria döneminde yapılmış eski bir tüneldi. Son yıllarda yeni bir yapılanma çalışması için kullanıma kapatılmıştı. Bu yüzden çok uzun zamandır karanlık, paslı, rutubetli ve sessizdi. Tünelin ağır kokusu dayanılmazdı. Duvara yansıyan birkaç loş ışık titreşerek karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Kendi ayak sesinden başka etrafta hiçbir ses yoktu. Üzerinde tuhaf bir gerginlik hissetti. Cep telefonunu çıkartıp etrafa göz gezdirdi. Birkaç kez dönüp arkasını kontrol etti, derin nefesler aldı. Daha dikkatli baktığında az ilerde bir tabela olduğunu gördü.

ŞEHİR MERKEZİ İÇİN SOL TARAFTAKİ KAPIYI KULLANIN yazıyordu, boyası neredeyse silinmiş tabelada. Gail solundaki kapıya baktı. Paslanmış kapı kolunu iki kez çevirdi, kapı açıldı. Önünde aşağıya inen dik bir merdiven vardı. Cep telefonunun ışığından yararlanarak basamakları yavaş ve temkinli inmeye başladı. İki tarafında da rutubet kokan duvarlardan başka bir şey yoktu. 

Bir basamak daha inecekken aniden bir çıtırtı sesi duydu. Bekledi. Ses bu sefer daha yakından geliyordu. Daha fazla inmeye cesareti yoktu. Bir anda karşısında uçan, siyah bir cisim belirdi. Hızla üzerine doğru uçarken, Gail ani bir refleksle kendini geri çekti ve dengesini kaybederek aşağıya yuvarlandı.

Sağ elinin bileğini fena burkmuştu. Neredeyse hiç hareket ettiremiyordu. Yuvarlandığı çamurlu suyun içinden doğrulmaya çalıştı. Yapamadı. Bir süre sessizce bekledi. Aklını toparlamaya çalıştı. Üzerine gelen şeyin yavru bir yarasa olduğunu düşündü. Tünelden çıkana kadar birden fazla yarasaya rastlayabilirdi. Endişesini yenmeye çalıştı, sol kolundan destek alarak çamurlu suyun içinden çıktı. Ne yazık ki düştüğü sırada telefonu da onunla birlikte çamurlu suya düşmüştü. Ekranı silip birkaç kez tuşlarına bastı ama cihaz çalışmıyordu. Bu rutubetli karanlık tünel şimdi gözünde daha da büyümüş, daha da ürpertmişti onu, “Hay aksi” dedi telefonunu cebine koyarken, sonra dar ve karanlık ve rutubetli ve gergin tünel koridorunda yürümeye başladı.

Gail Jones babası gibi gerçek bir İngiliz olmasına rağmen, sekiz yaşından beri Londra’ya hiç gelmemişti. Annesi bir İskoç’tu. Babasından boşandıktan sonra, Gail’i de yanına alıp yıllarca Loch Ness gölü yakınlarında bir kasabada yaşamışlardı. Yaşadığı yer Ness Canavarı efsanesiyle bütünleşmiş bir kasabaydı ve hayatının son yirmi yılını bu efsaneyi yüzlerce kişinin farklı yorumlarını dinleyerek geçirmişti. Şimdi ise sonunun nereye varacağını bilmediği garip bir tünelde ilerlemeye çalışıyor, karşısına Ness canavarı gibi bir yaratığın çıkmamasını umuyordu.

Kıvrımlı dar tünel koridorlarında belki on dakikadır yürüyordu. Son kıvrımı da döner dönmez nefes alış verişi hızlanmış, birazdan tünelde hiç oksijen kalmayacağına dair bir his uyandırmıştı ki ilerde bir aydınlık fark etti. Yeryüzüne çıkmanın verdiği rahatlıkla adımlarını hızlandırdı. Çıkışa kıvrılan tünelin ucundan dönmüştü ki, sendeleyerek soğuk ve rutubetli tünel duvarına düşercesine dayandı. Gördüğü manzara inanılacak gibi değildi. Karşısında Loch Ness gölü ay ışığında en parlak haliyle ışıldıyordu.
***

Hikâyenin geri kalanı böyle geçti aklımdan. Bu sefer nerede miydim?
Her cumartesi cadde boyunca kurulan rengârenk Portobello (Notting Hill) pazarında! İngiliz porselenlerinin, bulması neredeyse imkânsız eski plakların, ikinci el antikaların, kazanlar dolusu pişirilen Hint ve Taiwan yemeklerinin ve harika kremalı dondurmanın satıldığı pazardaydım. Sağımda, Londra metrosunun haritasıyla kaplı şeffaf şemsiyeler satan tezgâhın arkasındaki banka oturdum. Gözlerimi kapadım. Cadde boyunca Pazar sokağını dolduran kalabalığın sessizliğini dinledim. Birden ılık bir rüzgâr esti sol tarafımdan. Aniden ayaklarımın çıplaklığı ürpertti içimi. Gözlerimi açtığımda güneşli bir yaz günü, Hyde Park’ta yürüyordum… 

e. Kosi

Anlatan mı, Susan mı?

  Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...