Boşaldı cehennem ve
saçıldı tüm şeytanlar ortalığa!
(W.Shakespeare - Fırtına)
Buğulu ve sessiz bir
geceydi. Soğuğun hissiz zifiri şehri ele geçirmiş, kat kat gökyüzü ile üstünü
örtmüştü. Köşede, kuytuda bekleyen sinsi düşünceler vardı. Tam sokağın başında
telefon kulübesinin içinde…
Önce sarsıldı
kırmızı demir yığını, sonra ahize düşerek sallanmaya başladı. Aniden camları
patladı gecenin sessizliğinde ama kimse duymadı. Huysuz ve tehditkâr rüzgâr şiddetini
arttırmış, kırık camlar arasında kendine yer yapıyordu.
Fısıltı gibi, varla
yok arası bir ses çıkarttı. Sonra sızlayan bir hışırdama ve ardından kırılan
camdan tek kanadını çıkarmaya çalışan bir cisim belirdi. Sersemlemişti. Uçması imkânsızdı.
Yürümesi de. Belli ki sürünecekti gecenin karanlığında. Sis gittikçe görüş
alanını daraltıyor, boğazında inatçı bir gıcıklanma yapıyordu. Yutkundu. Boğazı
da vücudu gibi acıyordu. Önemsemedi, her şeyden önce o nerede olduğunu bilmek
istiyordu. Etrafına bakındı, önündeki ıssız cadde bir örümcek ağı gibi gergin
duran sıralı binalarla çevriliydi.
Yerüstündeydi!
Cehenneme atılmıştı!
Nihayetinde
yaptıklarından dolayı cehennemi boylamıştı. Şimdi acılar içerisinde kıvranırken
ona yardım edecek ve sonrasında yardım ettiğine bin pişman olacak iyi niyetli
insanlar yoktu etrafında. Kanadını oynatmaya çalıştı. Hayır, olmuyordu. Sıkışıp
kalmıştı bu külüstür telefon kulübesinde. Çok iyi biliyordu ki yarın ayın
biriydi ve oradan kurtulabilmesi için sadece bir ayı vardı. Artık günahlarının
azap tohumlarıyla kök salma zamanı gelmişti. Bunu hissedebiliyor ve cehennemin
kokusunu yakınlarda bir yerlerden alabiliyordu.
***
Pekâlâ, sadece
aklımdan geçiriyordum. Emin olduğum tek şey, fantastik bir kurgulama olacağıydı.
Birkaç gün önce Tower Bridge’de yürürken, köprünün altında Victoria döneminden
kalma eski bir tünel olduğunu hatırladım. Merdivenlerden aşağı indim, tünelin
girişinde dururken bu cümleler belirdi aklımda. Karanlık ve sessiz tüneller… dedim. Duvarlara yansıyan birkaç ışık
titreşiminin, karanlığı daha da keskinleştirdiği eski tüneller...
Evet, ürkütücüydü
kuşkusuz ama yazmak için bulunmaz nimetti. Birkaç saat kalmak şartıyla tabi ve
elbette yalnız…
Londra’nın yeraltı
da, en az yerüstü gibi çekiciydi aslında.
Önceleri garip gelir
şehir insana, oysaki hiçbir yere benzemez havası. Naif, hoş görülü ve duygusal.
Kimseyi rahatsız etmeyen cinsten…
Her daim gridir
bulutları, elinizi uzatsanız neredeyse dokunacak gibi yakındırlar size. Henüz
şehirle tanışmamışlara kasvet rüzgârları estirir ilk bakışta. Oysaki yeşiliyle,
gizemiyle ve tarihiyle son ana kadar büyüler sizi.
Köprünün
korkuluklarından bulanık Thames nehrine bakarken düşündüm. Islak Londra
sokakları alışılmış insan kalabalığı ile yine her zamanki gibiydi. Ne bir
eksik, ne bir fazla… Bu şehre ilk gelişimin birkaç gün sonrasında İngilizler
hakkında kesin kararımı vermiştim: Kendilerine Asil İngiliz Gezegeni adını verdikleri yeni bir dünya kurduklarını
düşünüyordum. Londra’yı eski, sıradan, beyinlerinin sadece %10 unu kullanan
gelişmemiş yaratıklara bıraktıklarını düşünüyor, kendi gezegenlerinde altın
varaklı fincanlarında sütlü çaylarını yudumlarken aşağı bakıp eğleniyorlardı. E
tabi bunları düşündükçe ben de :)
Her karesinde eski
ve derin bir kütüphanenin haz veren dinginliği, hafif bir rüzgâr gibi seslenir
öylece geçip gidenlere. Adım attığınız her yerde eskinin kokusunu alırsınız
aslında. Aralara serpiştirilmiş modern yapılar, koşturan insanlar ve metropol bir
şehre inat, hiçbir şey bozamaz şehrin ve tarihin büyüsünü. Sonra aşık olursunuz
şehrin kurgusuna… Artık hiçbir yer aynı hazzı veremez size!
***
Binlerce yıldır
kapalıydı gökyüzü kapıları onlar için! Yeraltında sinsice gezer, kendi aylarını
doldurmak için birbirleriyle acımasızca yarışırlardı. Rutubet kokan tünellerde
saklanır, şehrin kanalizasyonlarında yol alırlardı. Yukarı dünyaya açılan kapaklar,
onlar için cehenneme açılan kapılardı. Her ay için bir karanlık kuşu vardı
yeraltında…
Gece yarısından
sonra zifiri karanlık çöktüğünde, yeraltından çıkan Karanlık Kuşları!
Yaşama sevincini
söküp atan o an kendini hiç iyi hissetmiyordu. Son iki senedir babasını
görmemiş, şimdi ise ölüm haberini almıştı. Şehrin kanalizasyonlarından birinde
bu akşam ölü bulunmuştu. Teşhis ve cenaze işleri için hastaneye gitmesi
gerekiyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bulanık zihnine rağmen aceleyle
paltosunu giyip, havaalanına gitmek için bir taksi çağırdı.
En sevdiği yerlerden
biri olan Tower Bridge’den geçiyordu. Yıllar önce yine bu köprüdeydi, annesi
vardı yanında; bir dilek dilemiş ve el yordamıyla atmıştı Thames nehrine… Yine
öyle yaptı. Hastanede ki kişinin babası olmamasını diledi.
“Üzgünüm bayım ama
daha hızlı gidemem. İlerde kaza var, yol gittikçe daralıyor”
“Başka bir yol
olmalı. Belki kestirme bir yol…”
“Üzgünüm bayım
dediğim gibi tek yol bu.”
Taksinin parasını
ödeyip köprünün orta yerinde indi. Bir an evvel bu gece için bir uçak bileti
bulmak istiyordu. Sabaha kadar beklemeye tahammülü yoktu. Paltosunun yakasını
kaldırdı. Ellerini cebine soktu. Bu sene Ocak
ayı oldukça sert geçiyordu. Hızlı adımlarla durmuş trafiğin arasında yol
alırken, yanından geçtiği 74 model mavi Bentley marka otomobilin sol arka
camı-zorlanarak açıldığı belli olan bir sesle-ağır ağır açıldı. Pencereden
başını uzatan adamın cildi eski günbatımı kartpostallarını anımsatıyordu.
“İlerde kaza var genç
adam, yol kapalı. Büyük bir kaza olmalı, yürüyerek bu yolu geçemezsin!” dedi
adam. Boğuk ve çatallı sesi gecenin ayazıyla uyum içindeydi.
Gail sesin geldiği
yöne doğru baktığında adamı gördü. Adam siyah takım elbisesinin içine kravat
yerine gülkurusu renginde bir fular takmıştı. Sigarasını tüttürürken buharlı
bir ütüyü andırıyordu.
“Bekleyecek vaktim
yok havaalanına yetişmem gerekiyor, yine de teşekkürler.” Dedi.
Yoluna devam etmek
üzereyken adam yine seslendi.
“Başka bir yol var
genç adam! Tabi eğer istersen?”
“Bir kestirme mi?”
“Öyle de denebilir.
Eğer yürüyerek geçmek istiyorsan, köprünün altında ki eski tüneli kullan. Tabelalar
seni yönlendirecektir.”
Gail bu bilginin
işine yarayabileceğini düşünerek teşekkür etti ve adımlarını yeniden köprüye
çevirdi. Adam ise zehir kadar alaycı bir tavırla sigarasından bir duman daha
aldı ve camını kapattı.
Köprünün
korkuluklarına yaklaştığında yolun sağındaki merdivenleri gördü. Basamakların
bitiminden tekrar sağa döndü ve aşağı indi. Burası yaklaşık bin yıl kadar önce
Victoria döneminde yapılmış eski bir tüneldi. Son yıllarda yeni bir yapılanma
çalışması için kullanıma kapatılmıştı. Bu yüzden çok uzun zamandır karanlık,
paslı, rutubetli ve sessizdi. Tünelin ağır kokusu dayanılmazdı. Duvara yansıyan
birkaç loş ışık titreşerek karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Kendi ayak
sesinden başka etrafta hiçbir ses yoktu. Üzerinde tuhaf bir gerginlik hissetti.
Cep telefonunu çıkartıp etrafa göz gezdirdi. Birkaç kez dönüp arkasını kontrol
etti, derin nefesler aldı. Daha dikkatli baktığında az ilerde bir tabela
olduğunu gördü.
ŞEHİR MERKEZİ İÇİN
SOL TARAFTAKİ KAPIYI KULLANIN yazıyordu, boyası neredeyse silinmiş tabelada.
Gail solundaki kapıya baktı. Paslanmış kapı kolunu iki kez çevirdi, kapı
açıldı. Önünde aşağıya inen dik bir merdiven vardı. Cep telefonunun ışığından
yararlanarak basamakları yavaş ve temkinli inmeye başladı. İki tarafında da
rutubet kokan duvarlardan başka bir şey yoktu.
Bir basamak daha
inecekken aniden bir çıtırtı sesi duydu. Bekledi. Ses bu sefer daha yakından
geliyordu. Daha fazla inmeye cesareti yoktu. Bir anda karşısında uçan, siyah
bir cisim belirdi. Hızla üzerine doğru uçarken, Gail ani bir refleksle kendini
geri çekti ve dengesini kaybederek aşağıya yuvarlandı.
Sağ elinin bileğini
fena burkmuştu. Neredeyse hiç hareket ettiremiyordu. Yuvarlandığı çamurlu suyun
içinden doğrulmaya çalıştı. Yapamadı. Bir süre sessizce bekledi. Aklını
toparlamaya çalıştı. Üzerine gelen şeyin yavru bir yarasa olduğunu düşündü.
Tünelden çıkana kadar birden fazla yarasaya rastlayabilirdi. Endişesini yenmeye
çalıştı, sol kolundan destek alarak çamurlu suyun içinden çıktı. Ne yazık ki
düştüğü sırada telefonu da onunla birlikte çamurlu suya düşmüştü. Ekranı silip
birkaç kez tuşlarına bastı ama cihaz çalışmıyordu. Bu rutubetli karanlık tünel şimdi
gözünde daha da büyümüş, daha da ürpertmişti onu, “Hay aksi” dedi telefonunu
cebine koyarken, sonra dar ve karanlık ve rutubetli ve gergin tünel koridorunda
yürümeye başladı.
Gail Jones babası
gibi gerçek bir İngiliz olmasına rağmen, sekiz yaşından beri Londra’ya hiç
gelmemişti. Annesi bir İskoç’tu. Babasından boşandıktan sonra, Gail’i de yanına
alıp yıllarca Loch Ness gölü yakınlarında bir kasabada yaşamışlardı. Yaşadığı
yer Ness
Canavarı efsanesiyle bütünleşmiş bir kasabaydı ve hayatının son yirmi
yılını bu efsaneyi yüzlerce kişinin farklı yorumlarını dinleyerek geçirmişti.
Şimdi ise sonunun nereye varacağını bilmediği garip bir tünelde ilerlemeye
çalışıyor, karşısına Ness canavarı gibi bir yaratığın çıkmamasını umuyordu.
Kıvrımlı dar tünel
koridorlarında belki on dakikadır yürüyordu. Son kıvrımı da döner dönmez nefes
alış verişi hızlanmış, birazdan tünelde hiç oksijen kalmayacağına dair bir his
uyandırmıştı ki ilerde bir aydınlık fark etti. Yeryüzüne çıkmanın verdiği
rahatlıkla adımlarını hızlandırdı. Çıkışa kıvrılan tünelin ucundan dönmüştü ki,
sendeleyerek soğuk ve rutubetli tünel duvarına düşercesine dayandı. Gördüğü manzara
inanılacak gibi değildi. Karşısında Loch Ness gölü ay ışığında en parlak
haliyle ışıldıyordu.
***
Hikâyenin geri
kalanı böyle geçti aklımdan. Bu sefer nerede miydim?
Her cumartesi cadde
boyunca kurulan rengârenk Portobello (Notting Hill) pazarında! İngiliz
porselenlerinin, bulması neredeyse imkânsız eski plakların, ikinci el
antikaların, kazanlar dolusu pişirilen Hint ve Taiwan yemeklerinin ve harika
kremalı dondurmanın satıldığı pazardaydım. Sağımda, Londra metrosunun
haritasıyla kaplı şeffaf şemsiyeler satan tezgâhın arkasındaki banka oturdum.
Gözlerimi kapadım. Cadde boyunca Pazar sokağını dolduran kalabalığın
sessizliğini dinledim. Birden ılık bir rüzgâr esti sol tarafımdan. Aniden ayaklarımın
çıplaklığı ürpertti içimi. Gözlerimi açtığımda güneşli bir yaz günü, Hyde
Park’ta yürüyordum…
e. Kosi