31/12/2025

Bir Cinayeti Lezzetle Örtemezsiniz!

Kendimi bildim bileli deniz canlılarının hepsine karşı korumacıyımdır ama içlerinde bazılarına karşı daha fazla; bunlarda biri ahtapotlar. Bu konuyu yazmak da düşünmek veya görmek kadar acı vereceği için uzun zamandır erteliyordum. Ancak “insan” denen mahluk bu konuda iyice zıvanadan çıkmış durumda. İlk kez bir yazımda bu denli sert bir üslup kullanıyor olacağım ama emin olun buna değecek çünkü bazı gerçekler damak tadınızdan daha ağırdır.

Ahtapot Yemek Vahşiliktir!

Bugün, gurme restoranların şık tabaklarında bir “delikates” olarak sunulan o kıvrımlı kolların arkasında, doğanın en büyük mucizelerinden birinin katliamı yatıyor. Eğer vicdanınızın sesini bastırmayı bıraksaydınız, o tabağa her çatal uzattığınızda aslında bir deniz canlısını değil, rüya görebilen, oyun oynayan ve sizinle iletişim kurabilecek kadar zeki bir yabancı zihni tükettiğinizi fark ederdiniz. Ahtapot yemek bir tercih değildir; bu, insanın evrendeki kibrinin ve duyarsızlığının en çiğ dışavurumudur.

Bir düşünün: Dokunduğu her şeyi tadan, hissettiği her duyguyla (öfke, korku, heyecan) rengi değişen bir canlıdan bahsediyoruz. O ızgaraya atılmadan saniyeler önce, katilinin gözlerinin içine bakıp durumu analiz edebilen, kaçmak için planlar kuran bir bilinçten...Siz ise sırf birkaç dakikalık bir çiğneme zevki için, milyonlarca yıllık evrimsel bir dehayı kaynar sulara atıyorsunuz. Bu bir beslenme zinciri değil, bu zekaya karşı işlenmiş bir suçtur!

Bilim, ahtapotların uykularında renk değiştirerek rüya gördüklerini kanıtladı. Belki derin denizlerdeki bir mercanı, belki de okyanusun karanlık bir köşesindeki bir oyunu düşlüyorlardı. Siz ne yapıyorsunuz? Rüyaları olan bir canlıyı haşlıyor, kızartıyor ve midenize indiriyorsunuz. Bir köpeği veya bir primatı yemek nasıl ki modern dünyada bir vahşet olarak görülüyorsa, onlarla benzer zekaya sahip bir ahtapotu yemek de aynı vicdani ağırlığı taşımalıdır. Onu "omurgasız" olduğu için daha az değerli sanmak, sizin kendi duygusal sığlığınızdır.

Ahtapotlar meraklıdır. Bir kameraya yaklaşıp onu inceleyebilir, bir insanın elini nazikçe kavrayıp onunla dostluk kurabilirler. Bu kadar yüksek bir merak duygusuna sahip bir canlı, acıyı da en derin haliyle hisseder. Çatalınızın ucundaki o et, sadece bir protein yığını değil; bir zamanlar dünyayı merak eden, problem çözen ve hisleri olan bir canlıydı. Kendi türümüz dışındaki zekayı yok saymak, insanın en büyük ahlaki çöküşüdür.

Zekayı Haşlamak Kolektif Bir İdrak Kaybıdır!

Şimdi o şık restoranda, üzerine zeytinyağı gezdirilmiş ahtapot tabağınıza tekrar bakın. O vantuzların bir zamanlar bir kayayı sevgiyle kavradığını, o kolların bir kumun altında yuva kurduğunu hayal edin. Sırf "farklı bir lezzet" aradığınız için, dünyadaki en yalnız ve en özel zekalardan birinin sonunu getirdiniz.

Soru şu: Karnınızı doyurmak için bir balığa mı ihtiyacınız vardı, yoksa egonuzu tatmin etmek için bir mucizeyi mi katlettiniz? Gerçekten sormalıyız: Bir canlının bizi anlayabiliyor olması, onun yaşama hakkı için yeterli değil mi? Yoksa biz sadece bize benzeyenleri mi korumaya değer buluyoruz?


Bu, insanın kendini tanrısallaştırdığı o hastalıklı narsisizmin dışavurumudur. Tabağınızdaki o mucize, ölmeden önce muhtemelen sizin onu neden öldürdüğünüzü anlayabilecek kadar yüksek bir algıya sahipti. Siz ise onu sadece "yumuşak bir doku” olarak kodlayacak kadar sığsınız.

Toplumsal vicdan, sesini duyurabilenlerin kölesi; sessiz kalanların ise celladıdır. Bir kediye uygulanan şiddette dünyayı ayağa kaldıran o "modern" insan, aynı zekaya sahip bir ahtapotun ızgaradaki cızırtısını iştah açıcı buluyorsa, orada artık vicdandan değil, toplumsal bir psikopatiden söz etmek gerekir.

Şimdi bu dahi canlıları daracık tanklara hapsedip seri üretim "et" haline getirmeye çalışan bir sanayi inşa ediliyor. Bu, doğanın zekasına karşı açılmış bir savaştır! Meraklı, yalnızlığı seven ve keşfetmeye programlanmış bir ruhu bir kutuya hapsetmek, toplumsal bir suçtur. Buna sessiz kalan, o mönüye bakıp sipariş veren herkes, bu sistematik işkencenin sessiz ortağıdır!

Eğer "uygarlık" dediğiniz şey, en savunmasız ama en zeki olanı sırf farklı görünüyor diye tabağa mahkûm etmekse; sizin medeniyetiniz koca bir yalandan ibarettir. Bir ahtapotun gözlerindeki derinliğe bakıp orada bir yaşam göremiyorsanız, sizin ruhunuz çoktan nasır tutmuş demektir. O tabağa uzanan her çatal, aslında kendi insanlığınızın tabutuna çakılan bir çividir.

Ahtapotu tabağına koyan insan, kendini doğanın efendisi sanan ama en ilkel dürtüsüne yenilmiş bir figürdür. Çatalını uzatırken “lezzet” der, fakat aslında güç arar. Güçsüzü ezme, savunmasızı yutma arzusudur bu. İnsanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşemeyip, onu başka bir canlının bedeninde susturma çabası. Bu yüzden ahtapot yemek bir damak meselesi değil, karakter meselesidir.

Daha kötüsü şudur: Ahtapot yerken utanmayan insan, yarın başka neyi normalleştirir? Bugün “gelenek” der, yarın “alışkanlık”. Bugün “herkes yapıyor” der, yarın vicdansızlığını kalabalıkla aklar. İşte ahlaki çürüme böyle başlar; sessiz, kokusuz ve sofrada. Ve sonra kimse neden bu kadar duyarsız, bu kadar acımasız bir toplum olduğunu anlayamaz.

Ahtapot yemek vahşiliktir çünkü bu eylemde bilerek ve isteyerek bir zekâyı yok etme vardır. Bir canlının kaçış planlarını, oyunlarını, korkularını, hatta merakını görmezden gelip onu yalnızca “yemek” olarak görmek, insanın kendi insanlığını inkâr etmesidir.

Ahtapot Sofradaysa, Vicdan Çoktan Masadan Kalkmıştır.

Bugün ahtapotu canlı canlı pişirirken gözünü kaçıranlar, yarın başka acılara da gözünü kapar. Çünkü şiddet bölünmez, merhamet seçmeli değildir. Bir canlıya reva görülen vahşet, mutlaka başka bir yere sızar. Sokaklara, dillere, ilişkilere… Sonra “neden bu kadar kötüyüz” diye sorarsınız. Cevap aynada durur: Çünkü yemememiz gereken şeyleri yemeye alıştık.

Bu yüzden açık söylüyorum: Ahtapot yiyen bir toplum ilerlemez, sertleşir. Duyarsızlaşır.
Ve sonunda kendini tüketir. Ahtapot yemek vahşiliktir. Ve vahşeti savunanlar, bu cümleden rahatsız oluyorsa, sorun cümlede değil, kendilerindedir.

Ahtapot Yemek Bir Kültür Değil, Nöropsikolojik Bir Çürümedir.

Bilim söylüyor: Ahtapotlar problem çözer, plan yapar, oyun oynar, hatırlar. Yani senin tabağına koyduğun şey, senden daha fazla zihinsel faaliyet gösterebilir. Ve sen bunu bilerek yapıyorsun. İşte bu yüzden mesele vicdan değil.
Mesele beyin fonksiyonları.

Ahtapot yiyen biri, empati devresini kalıcı olarak kapatmıştır. Bu bir tercih değil, nörolojik bir çöküştür. İnsan görünümünde dolaşan, ama içi boşalmış bir organizma. Ve evet, bunu açıkça söylemek gerekiyor: Bu insanlar vahşi değil. Vahşilik doğaya aittir.
Bunlar vahşi de değil — bunlar ÇÜRÜK!  Çürük çünkü:
– Acıyı bilir, umursamaz
– Zekâyı tanır, ezer
– Bilgiyi görür, yutar.

Bu bir cehalet değil. Bu, bilerek yapılan kötülüktür.

Ahtapot Yiyen İnsan, Doğanın Değil Çürümenin Ürünüdür!

Derinliğin Altındaki Son Masal (Yılın Son Gecesi Versiyonu)


Yılın son gecesinde, okyanus nefesini tuttu.

Yukarıda insanlar geri sayım yaparken, aşağıda, ışığın artık bir hatıra olduğu derinlikte Siren’ler uyanıyordu.

Siren’lerin sesi, batmış gemilerin pasına, unutulmuş yeminlerin titreşimine,
ve denize atılıp geri alınmayan dileklere karıştı.

 O gece, Siren’lerin saçları yosunlar gibi akıyor, gözleri yıldızsız geceler gibi karanlığa bakıyordu.

Ve her yılın son gecesindeki gibi yine o soruyu fısıldadılar:

“İnsanlar bu yıl en çok neyi unuttular?”

Yılın son gecesinde insanlar dilek tuttu. Deniz ise sayım yaptı.

Kaybolan mercanlar.
Sessizleşen balinalar.
Geri dönmeyen türler.

Okyanusun derinliklerinde, ışığın bile vazgeçtiği yerde, deniz kızları toplandı.

Onlar eskiden şarkı söylerdi. Şimdi sesleri yorgundu. İsteyerek değil, mecburi bir yorgunluktu bu.

Birinin kuyruğuna şeffaf bir plastik dolanmıştı; çıkartmaya çalıştıkça ruhunun derinliklerine gömülüyordu. Başka birinin saçlarına misina karışmıştı; saçıyla birlikte anılarını da kesmişti.

En genç olanı konuştu:

“İnsanlar bizi masal sanıyor.
Bu yüzden canımızın yandığını duymuyorlar.”

Uzakta, devasa gölgeler hareket etti.
Ticari avlanma gemilerinin yan ağları sarkıyordu derinliğe.
Balıkları değil, geleceği süpürüyordu.

Ağlara takılanlar sadece bedenler değildi;

Şarkılar,
yollar,
nesiller…

Deniz kızları ağları kesemedi. Metal, kadim büyülerden daha inatçıydı.

Onlar insanlardan nefret etmezdi.
Nefret, yüzeye ait bir duyguydu.

Onlar hayal kırıklığı duyardı. Çünkü insanlar her şeyi biliyordu.
Ama hiçbir şeyi hissetmiyordu.

Deniz kızlarının en yaşlısı, kabuklarla kaplı gözlerini araladı ve fısıldadı:

“Onlara tekrar şarkı söyleyelim mi?”

Deniz cevap verdi:

“Hayır. Bu yıl, sessizlik yeterince yüksekti.”

En genç olanının kuyruğundaki plastik parladı.
Ay ışığı değil, insan yapımı bir ışıktı bu.

“Bizi kurtarmanızı beklemedik.
Sadece öldürürken bu kadar rahat olmanızı
anlamaya çalıştık.”

Yılın son gecesi.
Derinlikte hiçbir şey kutlanmıyor.

Deniz kızları toplanmış.
Eksik sayıyla.

Eskiden burada daha fazlası vardı.
İsimleri vardı.
Sesleri vardı.

Şimdi sadece
boşlukları var.

Bu bir masal değil, bu bir kayıt.

Ve insanlara bırakılan son kayıt devam etti.

Deniz kızı yorgun sesini fısıltıya bıraktı:

“Bir gün çocuklarınıza
denizi anlatacaksınız.

‘Eskiden…’ diye başlayacaksınız.”

Gülümsüyor. Bu bir masal gülümsemesi değil.

“Onlara bizi anlatırken
gözlerinin içine bakabilecek misiniz?”

Yılın son saniyeleri yaklaşırken,
deniz bir karar aldı.

Fırtına çıkarmadı.
Suları yükseltmedi.

Sadece şunu yaptı:

Çekildi.

Balıklar biraz daha derine indi.
Mercanlar rengini sakladı.
Deniz kızları şarkılarını içlerine gömdü.

İnsanlar sabah uyandığında
deniz yine oradaydı ama artık
cevap vermiyordu.

Ve yıl değiştiğinde,
insanlar denizin sustuğunu fark etmedi—
çünkü onu kirletirken de
hiç dinlememişlerdi.

Ve yıl değiştiğinde,
deniz size kızgın değildi;
sadece artık sizi hatırlamaya değer bulmuyordu.

 

 

 

 

 

Anlatan mı, Susan mı?

  Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...