25/10/2017

Kaderin Fantastik Kurgusu




İçerdeki binlerce yazar senin umudun, parmakları arasından dökülen hikayeler de kaderin gibi. Kendini sen gibi hissedebileceğin en güvenli yerdir kitapçılar.

Geçen akşam kanallar arasında zapping yapıyor, bir yandan da yağan yağmura aldırmaksızın bahçeye çıkmak isteyen kedimi içerde kalması için ikna etmeye çalışıyordum. Köpük her zamanki gibi dediğini yaptı ve aralık olan bahçe kapısını başıyla ittirip hızla dışarı koştu. Tam onun peşinden gidecekken telefonum çaldı; arayan uzun zamandır görüşemediğim bir arkadaşımdı. Buraya birkaç haftalığına Chelsea College of Arts’ın kısa dönem kurslarından birine kayıt olmak için gelmiş. En son üç yıl kadar önce New York’da zar zor denk getirmiş ve birkaç saat görüşebilmiştik. Ertesi gün buluşmak için sözleştik ve telefonu kapattık.

O şaşkınlıkla Köpük’ü unutmuştum tabii. O da bunu fırsat bilip sincapları görebilmek umuduyla yağmurun altında ıslanıyordu. İçeri alıp kurulamak zorunda kaldım : )

Ertesi sabah arkadaşımla Notting Hill civarında bir yerde buluştuk ve aradaki zamanı kapatabilmek adına koyu bir sohbete daldık.


2011 yılının Haziran ayında bir aylığına New York’a gitmiştim. Her zamanki gibi amacım bazı edebiyat etkinliklerine katılmak, yeni yerler-farklı kültürler görmek, mesleki çevrelerle buluşmak, Washington D.C.’ye gidip -halen yazdığım- bir çocuk dergisi ile bir görüşme yapmak, yeni lezzetler keşfetmek ve en önemlisi de kıyıda köşede kalmış, göz ardı edilmiş geleneksel hikaye kitapları bulmak ve bavulun yarısını onlarla doldurup geri dönmekti.

Meşhur Madison Square’deki Borders Bookstore o zamanlar henüz kapanmamıştı. Ne yazık ki o dönemlerde iflasın eşiğine geldiği söyleniyordu. Çok etkilenmiştim. Aslına bakarsanız ister orada ister burada, küçük-büyük, zincir veya şahıs nerede bir kitapçı kapansa oturup hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Özel sebepler dışında iş yapamadığı için kapanan kitapçılar, o ülke insanının üzerine kamyonlar dolusu ölü toprağı atılmaya başlandığının en güçlü kanıtıdır bana göre.

Bir Kızılderili inanışına göre; uykusuz olduğumuz gecelerin sebebi bir başkasının rüyasında uyanık olmamızmış. Bu sözü okuduğum kitabın sayfalarını çevirirken Borders’ın ikinci katında cam kenarında oturmuş elimdeki kitabı inceliyordum.

2014 yılında ben yeniden Madison Square’deydim fakat bu sefer kitapçının yerinde yeller esiyordu. O gün o okuduğum kitabı almadığıma pişman olmuştum. Pek çok yerde araştırmama rağmen bulamayınca ve yolum yeniden Amerika’ya düşünce bulabilirim ümidiyle heyecanlandım. 2011 ziyaretimde benden kısa bir süre sonra Borders’ın kapandığını biliyordum, ben de şansımı Strand veya Barnes&Noble şubelerinde deneyecektim. Oysaki hiçbir şey düşündüğüm gibi olmadı; internet satışları dahil hiçbir yerde o kitaba rastlayamadım.

Olayların iç yüzünü anlayabilmek için çoğu zaman bilimsel dayanaklara sığınır, emin olmak isteriz. İnsanların bu seçimlerine saygı duyuyorum ama ben olayların fantastik yüzünü görmeyi tercih ediyorum. Bilimsel açıklamalarla ikna olup yatışmak yerine, kalbim göğsümden çıkacakmışçasına gümbür gümbür bir heyecanla olağanüstülüğün muhteşemliğine kaptırırım kendimi. Kimileri buna realizmden kaçış, sanrılı hayat biçimi gibi yakıştırmalar yapıp olayları kaskatı bir çerçevede ele alsalar da insanoğlunun ve bu olağanüstülükle yaratılmış evrenin geçmişinin-bugününün-geleceğinin ne kadar muhteşem bir kurguyla bizlere sunulduğunu görmezden gelemezler. Dilleri ne kadar başka söylese de karanlık kafeslere hapsettikleri ruhları çırpınarak bunun doğruluğunu haykırmak ister aslında.

Velhasıl, o kitabı ne 2014 ne de 2015 yılında yeniden gittiğim Amerika ziyaretlerimde bulamadım. Bunca zaman geçmesine rağmen hiç unutamadığım kitap olarak yer etti hafızamda. Ta ki saniyeler sonra ne olacağından habersiz arkadaşımla kahvelerimizi yudumlarken sevgili Selin “az daha unutuyordum,” deyip çantasına uzanana kadar.

“Alpler’den küçük bir hediye,” dedi o kitabı bana uzatırken. Çok samimi söylüyorum kitabın daha kapağını görür görmez şaşkınlıktan yudumladığım kahve boğazımda kaldı. Neden bu denli hayrete düştüğümü anlatınca o da yaptığı kitap seçimine inanamadı.

Gel de inanma şimdi kaderin muhteşem kurgusuna. Nereden nereye…

Neptune E. KOSI 





Maldoror’un Şarkıları 2: DÜŞSEL ASİLİK ve GERİYE KALAN



“Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.”  

Yavaş yavaş, soğukkanlılıkla, insanı kendinden utandıracak kadar naif bir yıkım yaratıyor ruhunuzda. Sıra dışı cazibesi hayranlık bırakıyor her satırında. Zehirlenmekle tehdit ediyor okuyucusunu, ardından ayaklarını yerden kesiyor melankolik ruhunda dokunaklı yaralar açılan okurunun. Adeta sanrılarını yüzdürüyor bu yüce sularda; zavallı ölümlülerin kavrayamayacakları bir umutla… Efüzyona uğramış beyinlere lirik uçuşlar vadediyor sevgili Lautreamont.

Kimine göre dahi liseli, kimine göre hasta ruhlu bu sivri genç adamın yenilmez öfkesi sanki bir demir yumruk gibi mısralarında ışıldıyor. Duygusuzluğun duygusunda, cesaretin öfkesinde, yalnızlığın huzurunda efsaneleştirdiğim bu erken ölümlü, bu asi genç şair, her türlü pohpohlanmayı ve övgüyü hak ediyor.

Annesizliği tatmasına rağmen hıncını sadece kağıtlardan alan Ducasse, aynı zamanda bir E. Allan Poe hayranı idi. Karanlık sularda temkinsiz hislerin saldırgan duygulara dönüştüğü yerlerde onun izlerine de rastladım zaman zaman. Bu inatçı memnuniyet, beni diğer altı şarkıyı da okumak için yeterince kamçıladı.    
            
           Nitekim ilk şarkıdaki tehditkarlığı işe yaramıştı; zehir artık kanımdaydı. Şarkıların yazınsal habisliği artık bir illüzyon gibi ele geçirmişti sizi. Bundan sonra ne satırların arka planı ne kullanılan teknik ne de yazarın sanatı konuşuyordu; geriye kalan, bir erken ölümlünün sonsuz okyanusunda, onun seçtiği bir balığın ağzında körü körüne celladına susamış, ama bir yandan da gerçekliğin şeytani zirvesinde-gerçek dünyada-yaşamış ve onun sahte balını tatmış bir zavallının olanca gücüyle çırpınmasıydı.
           
           Şarkılar sonsuza dek sürecekmişçesine oradaydı. Geriye kalan sadece var olmaktı. Ötesi ancak onu ilgilendirecekti.

POESIES Ⅰ’den Kısa Bir Giriş:

Bu yüzyılın şiirsel sızlanmaları safsatadan başka bir şey değildir. Tartışma dışında kalmalıdır ilk ilkeler. Euripides'i ve Sophokles'i kabul ediyorum, ama Aiskhylos'u hayır. Yaratıcı'ya karşı en temel görgü kuralları ve ince beğeni eksikliği göstermeyin. Reddedin inançsızlığı: Beni sevindireceksiniz.
İki tür şiir yoktur; bir tek şiir vardır. Sözsüz bir anlaşma vardır yazar ile okur arasında; buna göre, birincisi kendine hasta adını verir ve ikincisini hasta bakıcı olarak kabul eder. İnsanlığı avunduran şairdir! Zorla değişti roller.

Kasılgan unvanıyla dağlanmak istemiyorum. Anı bırakmayacağım arkamda.
Ne fırtınadır ne de burgaçlı kasırgadır şiir. Görkemli ve verimli bir ırmaktır.
Geceyi ancak özdeksel olarak kabul ederek, tinsel olarak benimsemeyi başardık. Ey Young'ın Geceleri nice yarım baş ağrıları armağan ettiniz bana.









Maldoror’un Şarkıları 1: COMTE DE LAUTREAMON


"On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini." (Birinci Şarkı)

          
          Yukarıdaki dizeyi yazdığında ya yirmi ya da yirmi iki yaşındaydı Isidore Ducasse. Maldoror'un Şarkıları'nı yazmaya başladığında adı Isidore Ducasse'tı; ancak, yazma süreci içinde Comte de Lautreamont'a dönüştü. Poesies'yi yazarken tekrar kılık değiştirip Isidore Ducasse oldu.

          Kısacık ömründe geleceği yaşamış; "bugün"ü yadsıdığı, "bugün" de "yarın"ı yaşadığı için çok uğultulu bir yalnızlığa kapanmış olan Lautreamont'un durumu birçok bakımdan çelişkili görünüyor. Marcelin Pleynet'e göre, o olmaksızın Fransız kültürü eksik ve tamamlanmamış kalırdı; Fransız edebiyatı, tümüyle, yüzü geçmişe dönük bir tekrar taslağı izlenimi uyandırırdı. Demek oluyor ki, Lautreamont ve yapıtı, Fransız kültür ve edebiyatının "olmazsa olmaz" bir öğesi durumunda.

"Rimbaud'yu, Maldoror'un VI. Şarkısı'nı okuyunca kendi yapıtlarımdan utandım." (A. Gide)
"Maldoror'un birazcık tadına bakınca, bütün şiir yavanlaşıyor." (Aragon)
"Lautreamont'u açın! Bütün edebiyat şemsiye gibi tersine döner." (Francis Ponge)

          Isidore Ducasse 4 Nisan 1846 günü, Arjantinlilerin kuşatması altında bulunan Montevideo'da (Uruguay) doğdu ve Prusyalıların kuşattığı Paris'te, Komün'den üç ay kadar önce, 24 Kasım 1870 günü öldü. Toplam olarak 24 yıl, 7 ay, 20 gün yaşadı. Ducasse henüz yirmi aylıkken annesi intihar ederek hayatına son verdi.

          Şair hakkında araştırmalarıma başladığım dönemlerde (Nisan-Ağustos 2017) Londra’da yığınla charity bookshops ve kenarda köşede gizli kalmış (Oxford City-London) pek çok kitapçı gezmeme, üye olduğum kütüphanelere uğramama rağmen şairin doğumuyla, öğrenim için Fransa’ya gönderildiği Ekim 1859 yılı arasındaki on üç yıllık yaşamına ilişkin hiçbir bilgiye ulaşamadım. Sanırım bu yıllar herkes için gizemini korumaya devam edecek.

Beni ilk etkileyen satırlar…
“Tanrı'dan dilerim ki, yüreklenen ve okuduğu kitap gibi geçici olarak canavarlaşan okur, bu kasvetli ve zehirli sayfaların ıssız bataklıklarında sarp ve yabanıl yolunu şaşırmadan bulur; çünkü kesin bir mantık ve en azından kuşkusuna denk bir ruhsal gerilimle başlamazsa okumasına, bu kitabın saçtığı kokular tıpkı şekerin suyu içmesi gibi emecektir ruhunu. Bundan sonraki sayfaları her önüne gelenin okuması hiç de hayırlı olmaz; ancak pek az insan tadına varabilir, başını belaya sokmadan, bu acı meyvenin. Öyleyse, sen, çekingen ruh, böyle el değmemiş fundalıkların uzak derinliklerine girmeden önce adımlarını ileriye değil geriye at.” (Birinci Şarkı, 1869)

          Nitekim, Maldoror'un birinci şarkısının ilk baskısında adı geçen lise arkadaşı Georges Dazet'nin adını ikinci baskıda kaldırıp yerine hayvan adları koyarak bizi Tarbes Lisesi'ne ve özel yaşamının bir dönemine götürecek yolun önünü tıkamak istemiştir. "On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini" diyerek sonsuzlaşmak, ölümsüzleşmek isteğini hiç de alçakgönüllü olmayan bir biçimde dile getiren (bu saplantıyla Şarkılar'ın birçok yerinde karşılaşacağız) ve arkasında anı bırakmak istemeyen, kısacık bir ömrü, üç dört yıllık bir edebi yaşamın geçmişini silmeye kalkışan bir bilinç: Uçurumla doruğun çelişkisi; uçurumla doruğun baş döndürücü çelişkili birliği.
Ama, her şeye karşın geriye bir şeyler kaldı: İki ad, iki kitap, altı mektup ve ilk kez 1977 yılında yayınlanan bir tek fotoğraf.

          Lacroix ve Verboeckhoven'in 1869 yılında bastığı, ama dağıtmayıp depoda sakladığı Maldoror'un Şarkıları, Brüksel'deki Jean-Baptiste Rozez kitabevi tarafından 1874 yılında satışa çıkartıldı, ama hiçbir başarı kazanmadı.
1870 yılında yayınlanan Poesies I ve Il'nin, 1891 yılında Remy de Gourmont tarafından Ulusal Kitaplık'ta bulununcaya kadar, yirmi bir yıllık bir dönemde herhangi bir yerde izine rastlamıyoruz. Sonuç olarak, Isidore Ducasse/Comte de Lautreamont'un ve yapıtlarının okurla gerçek tanışmasının 1920'den itibaren, yani ölümünden elli yıl sonra gerçekleştiğini söyleyebiliriz. (Şarkılar’ın ve yaşamının diğer yarısını ikinci bölümde aktaracağım)

“Nasıl da mutsuzsunuz! Nasıl da acı çekiyor olmalısınız! Suçluları düşündükçe tüyleri diken diken olan anneniz, olanları bilseydi, şu anda benim olduğumdan daha yakın olamazdı ölüme. Ah! öyleyse nedir iyi ve kötü? Güçsüzlüğümüzü ve en saçma yollardan bile olsa sonsuzluğa ulaşma tutkumuzu, öfkeyle dile getirdiğimiz araçlar mıdırlar, tek ve aynı şey midirler? Yoksa birbirlerinden farklı iki şey midirler?”

“Ey ahtapot, ipek bakışlı! Sen, ruhu benim ruhumdan ayrılmaz olan; sen yeryüzü küresinin en güzel yaratığı; sen, dört yüz vantuzlu bir sarayın padişahı; sen, açık yürekli, uysal erdemin ve tanrısal iyiliklerin oybirliğiyle ve dile sığmaz bir bağla, kendi doğal yurtlarındaymışçasına, soylu bir şekilde yurtlandıkları sen, neden benimle birlikte değilsin, senin cıva karnın benim alüminyum bağrıma dayanmış, ikimiz kıyının kayalıkları üzerinde, seyretmek için bu taptığım manzarayı!”

Gizli Bahçe



          Sarmaşıkların duvarların içinde büyüdüğü, efsanelerin topraklara gömüldüğü dönemlerde Gizli Bahçe’nin Siyah Kedisi ve Sarmaşık isminde bir hikaye anlatılırmış. İngilizler bu hikayeyi büyük Londra yangınından sonra dilden dile yayarak kısa sürede herkesin evinde çocuklarına anlattığı birer masal haline getirmiş. O dönemde büyüyen her çocuk siyah kedisi olsun istemiş. Siyah kedi o hikayeden sonra tüm ülkenin benimsediği uğurlu bir simge olarak kalmış.

          Günlerden Çarşamba, Temmuz ayında olmamıza rağmen son günlerde hava sıcaklığı oldukça düşük ve yağmur neredeyse hiç dinmedi. Yüksek duvarları olan, duvarlarının üzerinde sarmaşıkların bir o yana bir bu yana salındığı, hemen arkalarında kim bilir kaç yıldır onlara dedelik yapan iri kıyım ağacın gökyüzünü sardığı, hemen altında bir köşede henüz dikilmiş David Austin, Eden Rose ve ShropShire Lad gülleriyle birlikte kocaman bir huzur bahçesindeyim. Ardına kadar açık kapının arkasından onları izlemek huzur veriyor. 

Sarmaşıkları ayrıca seviyorum. Siyah kedileri de.

          Yeni bir hikayeye başladığım dönemlerde kedim Köpük bahçede oradan oraya dolanıyor ve arada bir çiçek tarhlarının arasından bana heyecanlı bakışlar atıyordu. Bazen de duvarların üzerinden yere kadar süzülen sarmaşıkların arasına girip çıkıyor, sonrada çıkarttıkları hışırtılı seslerden ürküp içeri koşuyordu. Geceden yağan ısrarlı ılık yağmurun dindiği sabahlardan birinde kedimle birlikte bahçeye çıkmıştım. Birkaç saniyeliğine kahve almak için içeri girdim. Geri geldiğimde bahçe duvarının üzerine oturmuş siyah bir kedi olduğunu gördüm. Kedim Köpük ve siyah kedi birbirlerini görmüş öylece bakışıyorlardı. Kedinin sıradan olmadığını anlamam çok uzun sürmedi. Tüylerinin parlaklığı, gözlerinin yeşilliği, patilerinin ve kuyruğunun duruş şekli asilliğini tasdikliyordu. 

          Kapıya yaslanıp sadece onu seyretmek istedim. Çok güzeldi, alımlıydı ve manidar bakışları vardı. Müthiş uysal, zeki ve hissiyatlı bir kediye sahip olmama rağmen siyah kedinin cazibesi çok başkaydı. Yüksek duvarın üzerinden bize bakarken, bakışlarındaki dinginlik ruhuma işledi sanki.

          Bir süre birbirimizi izledik. O sırada dudaklarını kıpırdatıp benimle konuşmaya başlasa hiç şaşırmazdım. Yapacağı her harekete hazırlıklıydım. Sonra neden ben ona bir şeyler söylemiyorum ki diye düşündüm. Belki konuşmayacaktı ama dediklerimi pekala anlayacaktı.
Siyah kedi gözlerimin içine bakarken ona gülümseyerek “merhaba” dedim. “Merhaba güzellik”. “Muhtemelen çok güzel olduğunu biliyorsun değil mi?” Zümrüt yeşili gözlerini bana dikmiş bakmakla yetiniyordu. Köpük pek de umurunda değil gibiydi. Sanırım o benimle iletişime geçmek istemişti. Biraz bekledim, sonra sakince eşikten adım attım ve bahçeye indim.

          O sırada oturduğu yerden doğruldu ve duvarın sarmaşıklarla örülü tarafına doğru yürümeye başladı. Duvarın üzerindeki bir öbek sarmaşığın ortasına oturdu ve belli belirsiz bir miyav sesi duyuldu. “Anlatmak istediğin bir şey mi var?” diye sordum. Sorumun hemen arkasından gözlerini bir kez kapatıp açtı. Bu, kedilerin olumlu tepki verdiklerinde yaptıkları bir hareketti, bunu biliyordum. Pekala dedim ve elimle birkaç sarmaşığı tutarak ona daha da yaklaştım. Kafamı kaldırdığımda duvarın üzerinde siyah kediyi görmeyi beklerken, siyah kedi asırlık ağacın en üst dallarından birinde duruyordu. Saniyeler içinde oraya çıkması imkansızdı diye düşündüm. Metrelerce yüksekte olan o dala kadar çıkmış olması, üstelik kaşla göz arasında…

          Ağacın dalından bana iki kez daha miyavladı. Ardından sanki yukarda başka dallar varmış gibi tırmandı ve gözden kayboldu. O gün ve ertesi günlerde gözüm sürekli duvarda olmasına rağmen onu bir daha görmedim. Ne anlatmak istediğine gelince; o günden beri hissiyatım bana hikayenin geçtiği gizli bahçede olduğumu, siyah kedinin de bize hoş geldin demek için uğradığını söyleyip duruyor.

Londra gerçek hikayelerin, büyülü ve görkemli efsanelerin hala güpegündüz yaşandığı bir yer. Bu şehrin insanın ruhuna işleyen fantastik dokusunu hissedebilenler ne kadar şanslı olduklarını bilsinler. Bu şehir çok özel ve ondan bir tane daha yok.
“Yaşadığımızı hissetmek için kitap okuyalım”









Muhteşem Mavi Buz Devi: Neptün Efsanesi



          Bu, şiddetli kasırgaların, çılgın tufanların, dipsiz okyanusların gezegeni görkemli Neptün. Dünyanın dört katı büyüklüğünde, ondan on yedi kat daha ağır bir başka gezegen. Dünya denen gezegen insanoğlunun yaşam formuna uyum sağlayan bir yerdi. Oysaki Neptün de diğer gezegenler gibi çok başka yaşam formlarına ev sahipliği yapıyordu. Dışardan bakıldığında korkunç derecede haşin gözüken atmosferinin altında, bir bebekten farksız mışıl mışıl uyuyan göz kamaştırıcı saf ve duru sular vardı. Öfkeli yüzünün aksine sonsuz nezaketi ve güzelliği barındırıyordu.
Esip gürleyen, buz gibi, dipsiz bir kuyu olan bu hevesli gezegenin bize anlatacak mistik hikayeleri de vardı.
     Selkie ve Kelpie’lerin, Banshee, Huldra ve Puca’ların aynı vatoz şehirlerde yaşadıkları ölümsüz sular diyarı vardı. İlk grup okyanusun dipsiz derinliklerinde yaşarken, Finfolk denilen kasvetin ve karanlığın büyücüleri suya girmelerinin yasak olduğu toprak bölgelerde hüküm sürüyorlardı. Gri, sert hortumların jet akımlarla kol gezdiği bir gökyüzü ve toprakları vardı. Onların yaşam alanları karanlık, buz ve kasvetten ibaretti. Ölümsüz sular onlar için sonsuza dek güçlerini kaybedecekleri saf ve temiz sulardı.
          Vatoz şehirlerde yaşayan diğer varlıklar ise ölümsüz sularda güzelliklerle dolu en barışçıl ortamda yaşıyorlardı. Öyle ki onlara bahşedilen dondurucu nefesleri sayesinde her vatoz yılı dolduğunda, suyun altında biriken nefes kabarcıklarıyla yeni doğanlar için bir vatoz şehri kuruyorlardı. Bir vatozdan diğerine ulaşmak için de eskimiş tünelleri onarıyor, yeni vatoz tünelleri yapıyorlardı. 

          Bir gün vatoz halkından bir canlı, kendilerinden başka yaşamlar olup olmadığını düşündü. Önceleri düşünemeyenlerdendi. Düşündüğü an içine yayılan o sıcak his bir an evvel yukarıya açılan bir aralık bulmasında ısrar ediyordu. Vatoz halkından olan bu duygusal ve naif yaratık bir Neptün gecesinde kendini gizli tünellerin birinde buldu. Bu, Kelpie ırkından olan bir Nuggies idi.  

          Nuggies bir süre görkemli gecede suyun ışıltısını izledi. Gövdesinin iki yanına düşen parlak yelesi suyun hareketiyle dalgalanıyordu. O sırada Neptün’ün en güçlü uydusu olan Triton tüm heybetiyle patlamaya başladı. Püskürttüğü buz volkanları uzayın koyu boşluğunda öfke nöbetleri geçirmekteydi. Volkanlardan birinin öfkesi Finfolkları aşıp Neptün’ün ölümsüz suyuna isabet etti. Suda dev dalgalar meydana getirdi. Her bir dev buz dalgası daha da devleşerek bir diğerini oluşturdu. Ancak eşi benzeri görülmemiş bu heybetli gösterinin tek seyircisi o gece vatoz tünelinde düşünmeye başlayan küçük Nuggies idi.

          Dev bir buz dalgası onu tünelinden çıkarttı ve tüm gücüyle yüzeye fırlattı. Yelesi ve at kuyruğu haşin kasırganın ortasında savrulup duruyordu. Onu fark eden bir Finfolk hiç zaman kaybetmeden bir Selkie kılığına girdi ve yanına gidip onu kandırdı. Ona hileyi ve diğer yaşamları öğretti. Bilinmeyen uzun bir Neptün zamanından sonra Dünya’da ilk durağı olan İskoçya’nın Ness Gölü’ne (Loch Ness) gönderildi. Gölün suyunda hileler yaparak başka canlıları kandırdı ve asırlar boyu çoğaldı. Her Nuggies çoğaldıkça kendi sularını seçti. Böylece dünyanın her yerine eşit miktarda dağıldılar. Belli bir zamandan sonra Neptün’ün kara büyücüleri Kelpie’lerin (nuggies) üzerlerine kasvet ve kötülük saldılar. O kara tufan büyüsünden sonra artık hiçbir Kelpie ıslah olmadı. Göl kenarlarından geçen insanları kandırıp suyun altındaki evlerine götürmeye başladılar. Genç kızları kandırmak için çok yakışıklı erkeklerin kılıklarına girdikleri söyleniyordu. Bazen de çok güzel beyaz bir at kılığına giriyorlardı. Atı görenler üzerine bindiklerinde ise Kelpie suya dalıyor ve onları boğarak evine götürüyordu.

          Onları durduracak tek şey; atın sırtına atladığınızda anında bağlamanız gereken yularıydı. O zaman Kelpie sizin emrinize giriyor ve yeteneklerini istediğiniz şekilde yönetebiliyordunuz. Birde insan kılığına girmiş bir Kelpie’nin değiştiremediği tek şey yine yelesidir. Bazen yelesini bir at kuyruğu yapar ve arkasından bağlar.

Efsaneye göre Neptün, Roma mitolojisinde denizler, depremler ve atlar tanrısıdır. Dünya paylaşımında Jüpiter’e gökler, Plüton’a yeraltı, Neptün’e de denizler verilmiştir.





Dolunay’ın Kuzey Hayaletleri



          14 Kasım 2016; son yetmiş yılın en güçlü dolunayının yaşanacağı tarih. 21.yüzyılın en yakın dolunayında dünyada bir yerlerde olacağımı bilmek heyecan verici. Çoğu dileğin, o büyülü enerji ışınlarıyla ruhunuzdan geçerek göğe yükseldiğini ve en yakın açık kapıdan girip huzur bulabileceğini bilmek bile özel hissettiriyor.

Şayet bir kuzey hayaleti sizi yolunuzdan alıkoymazsa…

          Telaşlı fısıltılar yayılırdı uzak başak tarlalarının arasından. Fısıltılar köprülerden, nehirlerden, bahçedeki ağaçların dallarından geçer, bacalardan içeri sızarlardı. Gece yarısını biraz geçe, tıpkı Kernevek gulyabanisi gibi siz rüyadayken dolanırlardı yatağın etrafında. Kulaklardan içeri girip bilinçaltında pusuya yatarlardı. Çok değil, sadece sabaha kadar; görkemli dolunayın sabahında, jaluzinin arasından içeri sızan soğuk gün ışığı, ilk sisli haberini verene dek.  
          İngiltere’nin hayaletleri kuzeyi severler. Ama sadece sarkastik olanları. Kuzey, onlar için sise ve karanlığa daha yakın oldukları yerlerdir. Kuzeydeki parklar eşsiz birer yuvadır onlar için. Sadece dolunayda ortaya çıkan abandone edilmiş bu hayaletler, yine sadece İngiltere’ye has hayaletlerdir. Meşhur “The Ruin” (Harabe) şiiri  bile “Wraetlic is thaes wealhstane” yani Ülkenin Taşı Toprağı Hayaletimsi, olarak başlar dizelerine.

          İlk görüldükleri yer Thorns Adası ile Kelt Çayı’nın arasında kalan ve Thames’in bir bölümünü kapsayan bataklıktı. Dünyanın oluştuğu zamanlarda burası uzun süre denizin altında kaldı. Sonra bir gün aniden çekildi sular. Devasa bir dalga her şeyi geri çekimdeymişçesine alıp götürdü. Sular durulup kaotik ortam sakinleştiğinde, milyonlarca yıl denizin dibinde sırasını bekleyen kara parçası da yeryüzüne çıktı. Uzun süre tek bir canlının dahi yakınından geçmediği yapayalnız, terkedilmiş bir öksüz gibiydi.

          İşte o karanlık ve sisli çağlarda, gelecekte İngiltere denecek bu topraklara ilk uğrayanlar onlar oldu. Dünya üzerinde kuş uçmaz kervan geçmezken bile onlar bu ülkenin ilk sahipleri olarak hüküm sürüyorlardı. Yeryüzü filizlenip, gözle görünen canlılar ortaya çıkmaya başlayınca her şey değişti. Büyük bir kısmı Yorkshire bölgesine yerleşti. Abandone edilenler ise Londra’nın kuzey semtlerinde yaşamlarını sürdürmeye başladılar.

          Sarkastik yani alaycı olanlar azınlıktaydı çünkü onlar sadece dolunay zamanları vücut bulup yeniden güç kazanabiliyorlardı. Diğerleri gibi makro boyutta değillerdi. Dolunay’ın korkusuz ışıltıları arasında şehrin her yerini karış karış geziyorlardı. Arkalarında bilinmeyen pek çok sır bırakmışlardı. Bu işin kompetanı olanlar bile neden sadece dolunay zamanı ortaya çıktıklarını hala çözebilmiş değiller. Ve neden sadece kuzeyde yaşayabildiklerini de…
  
          14 Kasım Pazartesi günü (UK saati ile 1:52 pm ) Dolunay’ın ilk kuzey hayaleti, yapraksız bir mevsim yaşayan Hyde Park’ın şimdilerde kendi içine kapanmış Japon kiraz ağaçlarının kuru dalları arasından geçerek Mermer’den doğruca Edgware Road’a ulaşacak. Oradan Paddington’a, sonra biraz yukarda Abbey Road derken yönünü sağa kaydırarak Finsbury Park’a süzülecek.  İnsanlar yılbaşı alışverişlerini yaparken onlarla beraber aynı mağazada aynı hediyeliklere bakacak, aynı marketlerde binlerce yıldır yaptıkları gibi raflardaki pek çok eşyanın görüntüsüne bürünecekler. Ve çoğu yaşlı hayalet gibi aynı otobüste, belki de aynı koltukta yolculuk edecekler.


Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları


                                                              
                                                                                                                                                                                                                      -Sharon’ın Nehir Turları! 1693 Yılından Beri Günlük          Geziler ve Romantik Gün Batımı Turları! Önemli Olan Yolculuk Değil, Varış Noktasıdır!  Gizlilik Garantili. Özel Tekliflerimizi Sorun-

          Arka Bahçe (Devil’s Acre) Londra’nın uzun görkemli tarihi boyunca gelmiş geçmiş en tehlikeli, en yoldan çıkmış kenar mahallesidir. Dumanlarla ve gölgelerle kaplı sokakları, cehennem karanlıklarına açılan tünelleri ve hortlakların kol gezdiği garajları vardır.  Üst üste kamburlaşmış insan sırtlarını andıran köhne evleri, öbek öbek etraflarını saran çamurumsu yeşil pisliklerle bezenmiştir. Çöp yığınlarının ortama pastoral bir renk vermesiyle birlikte yaydığı kokuları birer oksijen edasıyla ciğerlerine çeken tuhaf halkı vardır. Tekne turlarına katılan çoğu turist, buraya Koleranın Başkenti adını vermiştir. Arada bir ağır, kasvetli sisin eğrilip bükülerek nehrin üzerinde gezindiği, bazen tıslayarak, kimi zaman inleyerek acı çektikleri düşünülen Ateş Hendeği halkının ve Cehennem Çukuru sakinlerinin sessiz feryatları işitilir…

Miss Peregrine's Home for Peculiar Children tam da derinlerinde bana bu duyguyu yaşatan bir kitap oldu. Yazımın girişini, serinin üçüncü kitabı olan “Ruhlar Kütüphanesi” ile yapmak istedim. Buradaki Arka Bahçe bölümü ve onu izleyen hikaye örgüsü, okuru soluksuz bırakacak kadar güçlüydü. Ransom Riggs, macera ve gerilimle süslediği fantastiği, tıpkı bir doktor edasıyla damarlarınıza boca ediyor. Geçmiş olsun! Artık aşınız yapıldı. Bu sizi uzun süre sakinleştirir. Tabiri caizse, fantastiğin tadını bir kere alan -ancak doğru yazarın kaleminden- bir daha iflah olmaz derim ben okurlarıma. Bu seri de tıpkı fantastik iksiri aşısı yapar gibi kanınıza giriyor.

Şunu da belirtmeden geçmek istemem; ilk iki kitapta hissetmediğim bir şeyi üçüncü kitapta çok yoğun hissettim. Özellikle Arka Bahçe bölümünü okumaya başladığımda kurgunun, arka planın, hikaye örgüsünün bende çok tanıdık duygular uyandırdığını fark ettim. İlk birkaç sayfayı bitirmiştim ki, bu tanıdıklığın nereden geldiğini çözdüm: Perdido Street Station!

China Mieville’in  kaleme aldığı Perdido Sokağı İstasyonu’nun bende uyandırdığı neredeyse tüm hissiyat geri gelmiş gibiydi. Mieville’in kalemi, olay akışı, cümle yapısı beni her zaman heyecanlandırmıştır. Arka Bahçe bölümünde de, Perdido Sokağı İstasyonu’ndan bir bölüm okuyormuş gibi hissettim. Her iki kitabı da okuyanlar bana katılacaklardır.

Gel gelelim filmi için aynı heyecanı paylaşamayacağım. Vizyona girer girmez ilk gün gidip izleyenlerden oldum. Ancak kitabın lezzetiyle aynı kefeye koyamayacağımı daha ilk yarıda anlamıştım. Kendimi kitabın ritminden uzak tutarak filme konsantre olmaya zorladım. Büyük hayal kırıklığı yaşadım diyemem ancak kitaptaki karakterin filmde başka bir kız olması, pek çok sahnenin esamesinin bile okunmaması, baş karakterimiz Jacob’ı canlandıran Asa Butterfield’ın bu role uygun olmaması, her şeyin zoraki bir düzende sırayla oynatılıyor gibi sahne geçişleri vb sebeplerden ötürü elbette filmin sonunda aklım, evimdeki kütüphanenin rafında duran kitap versiyonundaydı.

          Su götürmez gerçeklerden biri de şudur ki; soluksuz okunan kitaplar, filmi yapıldığında aynı tadı vermeyebiliyor. Ama bu sizi yıldırmasın, gizemli satırların kol gezdiği sayfalardan uzak tutmasın. İş-güç denilen dikenli salıncaklarda sallanırken, bir yandan koşarcasına yenen yemeklerin, sıkıcı toplantıların, boğucu dramların altında yaşamaya çalışırken, lütfen kendinizi ödüllendirin. Kitaplara zaman ayırın, özellikle sizi içine girdiğiniz girdaptan çıkaracak hikayeler seçin. Birkaç saatliğine başka zaman döngüleri içine girin. Hiç tanımadığınız tuhaf karakterlerle tanışın, onlarla henüz var olmamış şehirlerin metrolarında yolculuklara çıkın. Ölümsüzlük iksirini içmiş kahverengi nehrin suyunda yeniden hayat bulun. Yaşadığınız şehrin gizemli kapıları bir bir açılırken korkmadan içeri girin. Bırakın kapılar arkanızdan kitlensin.

“I used to dream about escaping my ordinary life, but my life was never ordinary. I had simply failed to notice how extraordinary it was.”

Perşembe – Thor’s Day


          Perşembeler özeldir. Önemlidir. Farklıdır. Kırmızı tuğlalar arasından süzülerek pencereden içeri giren, oradan mutfaktaki çay kutusunun içine sızan, bazen de arka bahçedeki ağacın dallarında uyuyan pek çok şey getirir size. İskandinav mitolojisinde de Thor’s Day (Perşembe)  adını babası Odin’den sonra en güçlü tanrı olarak bilinen Thor’dan alır. Thor’un aynı zamanda şimşeklere, fırtınalara ve yağmura da hükmettiği söylenir. Oldum olası perşembeleri neden daha çok sevdiğim bir sır değildi.

          Yıllardan Londra… Mevsimlerden Marble Arch…  Haftada en az iki kez gittiğim favori yerlerimden biri olan The Tyburn-Wetherspoon’daydım. Ne zaman gelsem ya fish&chips ya  freshly battered cod and chips with mushy peas ya da (şayet NY günlerimi yad etmek istersem) Italian burger yerdim. Marble Arch şubesi bana hep daha samimi gelmiştir nedense… Victoria istasyonunun üst katındaki şube beni hep boğmuş, tabağımın tadını çıkaramadan alelacele oksijen alabileceğim bir yere itmiştir. Edmonton’da ki şube de fena değildir. Boylu boyunca uzanan caddede pek çok fast food zinciri ve restoran olmasına rağmen yine ilk tercih edilecek yerlerdendir bana göre.

          Girişin solunda cam kenarındaki masalardan birine oturmuştuk. Hava kararmak üzereydi. Cenk siparişlerimizi verip elinde iki bardak beyaz limonatayla (bu yıl menülerine eklemişler) geri geldiğinde ben de gelen e-maillerimi kontrol ediyordum. Cuma akşamı olmadığı için mekan her zamankinden daha kalabalık değildi. Birkaç dakikalık günlük sohbetin ardından yeni garsonlardan Polonya asıllı olan Ruta elinde iki cod fish tabağıyla yanımıza yaklaştı. Tanıdık yüzler görmenin verdiği rahatlatıcı ama geçici duygusunu hissettirip birkaç kelam ettikten sonra yeni siparişler için bar tarafına doğru ayrıldı.
Bir yandan sohbet ederken diğer yandan neredeyse tabaklarımızı yarılamıştık. Cenk, internetten sipariş ettiği mozaik kitabını bana gösterirken (kendisi müthiş bir cam mozaik sanatçısıdır bu arada) ben de ona yeni başlayacağım kısa hikâyem hakkında ipuçları veriyordum. Eşim yıllardır benim lektörlüğümü yapmıştır. Hikâyelerimi ilk okuyan, kitaplarımın son noktasını koymadan önce finali anlattığım tek kişidir.

Günlerden perşembeydi.

          O akşamüzeri hava her zamanki gibi griden hallice, bulutlar uzansanız dokunacak kadar yere yakın, serinlik gittikçe tehditkâr bir hal alıyormuşçasına gergindi. Henüz ağırlığını hissedemediğimiz sis ise şimdilik evlerin bacalarında, sivri kulelerde, bahçedeki çimlerin altında, kanalizasyonlarda ve daha derinlerde beklemedeydi. Sırası geldiğinde -ki şayet perşembe ise bu genelde hava karardıktan sonra olur- yerin altından, üzerinden, sağından ve solundan her yeri saracaktı.

          Garsonlar, barmen, masalar, sohbetler, kısacası her şey olması gerektiği gibiydi. Dikkatimi dağıtan hiçbir şey yoktu. Ta ki son lokmamı ağzıma götürürken duyduğum o sese kadar; yoğun sisin içinden kulağıma ilişen bir fısıltı duyduğumu sandım.
Çatalı ağzıma götürmüştüm ki ansızın bütün camlar korkunç bir gürültüyle çatırdamaya başladı. Dışardaki karanlığın kasvetli uğultusu aklımı ele geçirecek gibiydi. Midemden kalbime tırmanan sancının basıncı dayanılacak gibi değildi. Hava daha da karardı. Karanlıkla birlikte gelen sis şehrin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Göz gözü görmüyordu. Koşarak oradan uzaklaşmam gerekirken sandalyemden bir türlü kalkamıyordum. Şehirle birlikte ruhumu da ele geçiren koyu karanlıkta hissedebildiğim tek şey toz bulutları, fırtınanın uğultusu, patlayan cam sesleri, çok yakınlarımda bir at kişnemesi ve uzaklardan yankısını duyabildiğim birden fazla aslan kükremesiydi. Sonra birkaç kapı gıcırtısı duydum. Gözlerim ağır ağır açılırken, o sırada Londra’nın başka yerlerinde başka kapılar aralanıyordu. Londra’nın üzerinde, altında ve çok daha derinlerde…

          Fırtına tüm ihtişamıyla devam ederken, ben iki büklüm sandalyemde sonumu beklemekteydim. Gözlerimi araladığımda, hortumun tıpkı Neb-Sanu gibi kendi etrafında döndüğünü gördüm. Ardından dev bir darbeli matkap görevi görürcesine olduğu yeri delerek yerin altına indi. Restoranın tam ortasında, eskiden yuvarlak kırmızı kadife koltukların olduğu yerde şimdi kocaman bir delik vardı.

          Kahverengi toz bulutları bir anda dağıldı. Hava sakinleşti. Ayağa kalktım. Hortumun açtığı çukuru görmem gerekiyordu. Normalde masamla arası yaklaşık üç metrelik bir mesafeyken şimdi önümde aşmam gereken onlarca devrilmiş masa, sandalye ve cam yığını vardı. Yine de gitmeliydim. Bugün perşembeydi. Özeldi; kılıma zarar gelmemişti. 

Önemliydi; Thor’un günüydü. Farklıydı; Londra’da tek başımaydım. Koca şehir sadece benim için vardı.   

          Dev çukura ulaşabildiğimde kalbim yerinden çıkacaktı. Evimdekinden bile daha dik bir merdiven sonsuzluğa iniyormuşçasına davetkar bir şekilde beni bekliyordu. Aşağıda, derinlerde, henüz kimsenin varlığından haberi olmayan başka bir Londra’nın nefesini hissedebiliyordum. Landseer aslanlarının şehirde özgürce dolaştığı, At Kafası heykelinin gövdesini görünmez yapan, bir uçtan diğer uca pek çoklarıyla şehrin kapılarını tutan ölümsüzlerin yaşadığı gerçek Londra’yı…

Sonra merdivenden aşağı indim.

          Son yıllarımın en vefakâr mekânı olan Marble Arch şubesi ne yazık ki Mayıs’ın son haftası kapandı. Bir gün önce akşam yemeği için uğradığımızda ne cama asılmış bir duyuru ne de atmosferinde bir öksüzlük hissetmiştim. Tek hissettiğim şey; balıklarımızı yerken biraz başımın döndüğü ve bunu o günkü koşturmamdan dolayı yorgunluğa bağlamamdı. Ah, birde çıkarken aniden bastıran sisi hatırlıyorum. Yol boyunca arka arkaya çakan şimşekler de heyecan vericiydi.


Edebiyat Ağacında Gizemli Bir Dal: Fantastik Kurgu



          Fantastik kurguyu anlatırken, kelimeleri birbirine vurarak harflerin büyülü seslerini duyurmanın onlarca yolu var. Tıpkı uzayın sonsuzluğa uzanan sihirli dokusunda ki alizarin, burgonya, menekşe, safran, zümrüt, kehribar ve binlerce rengin sessizce süzülerek simsiyah bir hiçliği şereflendirmeleri gibi…
          
          İnsanoğlu varoluşundan bu yana gizemi ve açıklanamayan mistik olayları hep merak etmiş, izini sürmüştür. Yazılı anlatıma geçmeden önce bile dilden dile anlatılan efsaneler türetmiştir. Kimileri gerçek-belki biraz da süslenerek-kimileri de tamamen yöre halkının kültürel ve coğrafi yaşamlarından esinlenerek özellikle savaş, kahramanlık ve canavarlar hakkında anlatılan efsanelerdi.

          Geçmişten günümüze, günümüzden de geleceğe devam edecek bu tür, insanın zaten yaratılıştaki gizemli macerasına bir nevi parmak basıyor. Evren, insanoğlu, yaşam, gezegenler ve tüm canlılar birer fantastik kurgu karakterleri ve hikayeyi besleyen arka planlar gibi sapasağlam hayatın tam ortasındalar. O maceradan bu drama, geçmişteki komedyadan gelecekteki bilim-kurguya doğru akışkanlığını yitirmeden nefes alıp veren Tardigrad’lar gibi daima karşımıza çıkmaktalar.

          Bazen bir yazarın bir kalemi parmaklarının arasında nasıl tuttuğunu görmek için çok çaba sarf edersiniz. Bazen bu, hikayenin önüne de geçebilir. Bir yerden sonra pes edersiniz ve satırlar arasında boğulmaktan son anda kurtarırsınız kendinizi. Bazı kitaplar insanı yorar. Henüz ikinci bölümdeyken kamyon çarpmışa dönersiniz. Bu adrenalin ya da hormon yükselişinden kaynaklanmaz, sadece yorar. Sert bir kahve içmeden kendinize gelemezsiniz. Kitabı bir an önce yok etmeye çalışırken ayracı hangi sayfaya koyduğunuz umurunuzda bile olmaz.

          Ama daha ilk satırda sizi büyüleyerek kucaklayan kitaplar da vardır.
Mesela bir tanesi şöyle başlar: Büyüden neredeyse hiç söz etmezdi ve ettiğinde de hiç kimse onu dinlemeye katlanamazdı. İngiltere’ye iki büyücü gelecek, ilki benden korkacak, ikincisi beni görme özlemiyle yanacak, ilkini hırsızlar ve katiller yönetecek, ikincisi kendi yıkımında suç ortağı olacak. İlki kalbini karanlık bir ormanda karlar altına gömecek ama yine de sızladığını hissedecek. İkincisi en değerli varlığını düşmanının elinde görecek. İlki hayatını yalnız geçirecek, kendi kendisinin gardiyanı olacak. İkincisi ıssız yollarda yürüyecek, başında fırtına yüksek bir tepede karanlık bir kule arayacak. (Jonathan Strange and Mr. Norrel)
Bir diğeri ise şöyle der: Sarsılsın kemikleri taşların üstünde. Ne de olsa o bir dilenci, ait olmayan hiç kimseye. Karanlıkta bir el bir bıçak tutuyordu. Bıçağın sapı parlak, siyah kemiktendi. Çeliğiyse bir usturadan daha ince ve keskindi. Sizi dilim etseydi, o an kesildiğinizi hissetmezdiniz bile!  (N. Gaiman – Mezarlık Kitabı)
Ve sonuncusu böyle bitirir:  Hiçlik Kenti’nin karanlık saati, varoluşundan beri hapsolduğu topraklardan kurtulma vaktinin geldiğini gösteriyordu. Heybetli gölgesinin her bir parçası yeniden vücut bulmuşçasına kıvrılarak kendini çatlamış toprağa bıraktı. Kuru toprağın iri çatlakları arasından yukarı dünyaya sızmaya çalışan karanlık ruhlara çarptı. Soğukkanlı huysuz rüzgâr yüzüne çarparken, irkilen ruhuna dikenler saplanıyordu. Hissettiği acı, buruk bir hevese karışıp içindeki kasveti alevlendirdi. Siyahla karanlık birbirinden farklı mıydı yoksa onları birbirine düşman edenler, Azaplılar’ın intikam gecelerinde yolladıkları karabasanlar mıydı? Bazı günahlar cehennem kuyruğunda beklerken, bazıları dünyada yanmaya mahkûmdu. (Emel Kosi – The Legend Of London)

          Bir fantastik kurgu yazarı olarak ben de tüm edebi türleri okumanın ruhsal açıdan ne denli geliştirici olduğunu her okuruma vurgulamaktayım elbette. Kaliteli bir fantastik kurgu romanının sizi bir süreliğine hiç bilmediğiniz hiç var olmamış ülkelere tatile götüreceğini, aklınızdan bile geçmeyecek karakterlerle birlikte sürükleneceğiniz düşsel bir yolculuğa çıkaracağını da göz ardı etmeyin. Yazarın büyülü dünyasına giriş yaptığınızda kendinizi ona bırakın. Yazar, bu kusursuz yolculukta sizi koruyacaktır.




Bir Örümcek Tarafından Isırılmak



İşaret parmağımla deniz kabuğu rengindeki duvara dokundum. Önce hafif bir titreşim oldu, ardından duvarda bir gevşeme. Parmağım yumuşak bir dokunun içine girdi. Duvar esnedi, gerildi. Ardından silik bir çatırdama sesi duyuldu. Duvar yeniden esnedi, esnerken haşırdadı, çatırdadı ve kırıldı. Artık duvarın içindeydim. Tepeleri olmayan bir çölde kum fırtınasına yakalanmışçasına hortumun beni savurduğunu hissedebiliyordum. Yüzüme gözüme çarparak bitmek bilmeyen bir taş ve kum kasırgasının tam ortasındaydım. Vakit geldiğinde duvar beni kendi boşluğuna aldı.
 Kum fırtınasının ardından duvarın boşluğuna yüzlerce kelebek akın etti İçlerinden biri gelip işaret parmağıma kondu. Sarıydı, yeşildi, pembeydi ve mordu. Yüzü çok tanıdıktı. Gözlerindeki ima bana huzur verdi. Binlerce kelebek aniden etrafımı sardılar. Kaskatı duvarın soğuk griliğinde onlardan başka tanıdık hiçbir şey yoktu artık.
Kelebekler huşu içinde salınırken ruhumun derinliklerinde bir boşluk hissettim. Ne hissettiğimi anlamış olmalılar, saniyeler içinde binlerce kelebek toplanıp kocaman renkli bir küre şeklini aldı. Ve aniden patlayan bir toz bulutu gibi dağılıp gözden kayboldular. İşte o an buna neyin neden olduğunu anladım; rengarenk kelebek topunun tam arkasında, iri siyah gözlerini bana dikmiş, sekiz tüylü bacağının üzerinde cehennemden fırlamış gibi duran bir örümcek vardı.
İşaret parmağımı bir ümitle duvara bastırdım. Olmuyordu, duvarda hiçbir hareket yoktu. Yeniden denedim, örümcek bana yaklaşmadan geri gitmeliydim. Olmuyordu! Çaresizdim. Arkamı dönüp yeniden örümceği görmekten korkuyordum. Sanki dönsem onunla burun buruna gelecektim. O yapışkan, sıcak nefesi saçlarımda dolanıyor gibiydi. Kaçmak için bir hamle yapmalıydım.
Sonra düşünemez oldum.
En son düşündüğüm süratle koşabildiğim kadar koşmak olacaktı ama sonra bu düşünce benden alındı. Beynimin içi koca bir hiçlikle doldu. Biri beni yavaş yavaş döndürdü. İşte o an örümceğin kibirli gözlerinde kendimi ve örümceği gördüm. Örümceğin ince, titrek dudaklarının arasında bir elmas gibi ışıldayan zehiri duruyordu. Zehir, acele etmeden gevşeyerek yavaş yavaş akmaya başladı. Duvarın ürkütücü boşluğunda kendine bir yer buldu. Kaçacak yerim yoktu. Kendimi tüm gücümle duvara yasladım ve gözlerimi kapattım. Örümceğin nemli nefesini omuzumda hissettiğimde artık olan olmuştu.
Isırılmıştım!
Omuzumdan enseme yükselen zehrin sıcaklığı önce dilimi bağladı. Dilim ağırlaşmış ve saniyeler içinde neredeyse tüm boğazımı kaplayacak kadar büyümüştü. Bunu fark eder etmez bacaklarım boş bir çuval gibi hissizleşti ve beni yere düşürdü. Yere kapaklanır kapaklanmaz zehir, tek tek kaburgalarımın arasında dolaştı. Kulaklarım, bir uçağın on bir bin fitte uçarken aniden irtifa kaybetmeye başlamasıyla duyulan basınçla patladı. En son gözlerim karardı. Göz bebeğim, göz çukurumdan alındı ve daha önce hiç görmediğim bir kapıdan içeri atıldı. Aklım, artık ben sandığım ruhuma ait değildi. Tüm bunlar olurken örümcek bir an bile oradan ayrılmadı. Tüm bedenimi felç etmişti.
Gözlerimi açtığımda örümcek bana gülümsedi.
***
Peter Benjamin Parker'ın gizli kimliği olan “Örümcek Adam” Stan Lee ve Steve Ditko tarafından tasarlanmış kurgusal bir kahramandır. İlk kez Marvel Comics'in "Amazing Fantasy" isimli çizgi romanında 1962 yazında ortaya çıkmıştır. O günden bu yana, dünyanın en popüler süper kahramanları arasındadır. Böylesine donanımlı bir süper kahramanı izlemek ve okumak eminim benim gibi birçoğunuzu heyecanlandırıyordur. Hem renkli sayfalarda hem de beyaz perde de bu kahramana hayran olmamak elde değil. Geçmiş yıllarda filmin sonu geldiğinde hep düşünmüşümdür: Neden gerçek olmasın? Şimdi ise her New York seyahatimde Times Square’den geçerken mırıldanıyorum, “Hadi çık ortaya” J


Bir Kütüphanenin Gizli Günlüğü



Ben, ortaçağdan kalma bir sarayın arka bahçesine bakan geniş bir odasının, günümüzde müzeye çevrilmiş kütüphanesiyim. Aslına bakarsanız ortaçağda kendini bilmez, burnu büyük kraliyet ailelerinin çocuklarından birinin oyun odası olmayı tercih ederdim; en azından çocukların dilinden anladığımı söyleyebilirim. Yirminci yüzyılda ayda yüzlerce insanı ağırlamaktan yorulduğumun ve hiçbirinin üslubundan anlamadığımın altını büyük bir hüsranla çiziyorum. İşin tek iyi yanı, müzeye çevrildikten sonra yüzlerce yeni arkadaş edinmem oldu, yoksa hayatımın geri kalanını hayal kırıklığı içerisinde geçirebilirdim.  Ben artık duvarları rengârenk sembol ve şekillerle-birçok kez kafa patlatmama rağmen ne anlama geldiklerini çözemedim- yerleri ise sisli bir güne kucak açan sabah yıldızlarıyla döşeli ile bir resim ve heykel müzesiyim.
     
         Bu renkli karmaşanın yanında birde birbirinden ilginç sıra dışı arkadaşlarım var tabii. Akşam karanlık çöküp de ışıklar kapatıldığında değmeyin keyfimize…
Geçen hafta Bayan Kulakları Ellerinden Büyük ile Bay Tahtında Oturan Kolları Kesik Kral’ın düğün törenleri vardı. Tüm katlar davetliydi, özellikle ben ev sahibi olduğumdan dolayı şeref konuğu olarak en önde ki yerimi almıştım. Uzun yıllardır flört eden bu çift sonunda,  Fıskiye Altında Dans Eden Kadın’ın da yardımları ile nikâh masasına oturabilmişlerdi. Nikâh şahitlerinden biri ise benim can dostum Pipo İçen Tavşan Kafalı Adam idi.

         Bu harika düğün sabaha kadar neşe içinde sürdü. Düğünlerini ortaçağdan kalma bir sarayda yapmak herkese kısmet olmuyor tabii. Eh, bu konuda fazla mütevazi olamayacağım; oldukça gizemli ve sıra dışı göründüğümün farkındayım, diğerleriyle aramda uçurumlaşan farkta bu zaten…
        Muhteşem kapımdan girer girmez kendinizi bambaşka bir dünyada buluveriyorsunuz. Önce yerden yaklaşık otuz metre yüksekte cam bir koridorda yürüyorsunuz, sağınız solunuz boşlukta… Aniden aşağı bakarsanız sisli bir günde havada yürüyor hissine kapılabilirsiniz. Her ne kadar kütüphane havam kalmasa da, yine de eski ahşabın kokusunu alırsınız. Gerçi ben şimdilerde buram buram kokan ceviz raflar yerine, yüzlerce ayrı kil ve yağlı boya kokusu alıyorum ancak yine de kendimi seviyorum.

        Aslına bakarsanız insanların içeri girdikten sonra kendilerini iyi hissetmelerini seviyorum. Başlarını kaldırıp tavana baktıkların da gotik süslemelerimden etkilenmelerini, yürürken duvarlarımda ki tarihin izleriyle karşılaşma anlarını seviyorum. Elbette eskiden olduğu gibi kütüphane olmayı tercih ederdim. İnsanların benden faydalanmaları ve yeni bilgiler edinerek bu kapıdan çıkmaları harika bir duyguydu. Binlerce kitabım vardı. Periyodik zamanlarda tozları alınan raflarım ve en değerli el yazılarının saklandığı cam vitrinlerim vardı. Müze olmama karar verildikten sonra hepsini taşıdılar, nereye gittiklerini hiç öğrenemedim.


        En sevdiğim bölüm, çocuk kitaplarına ayırılan raflarımdı, dedim ya çocukların dilinden iyi anlarım. Bazı günler yirmişerli gruplar halinde gelirler, masal kitaplarının bulunduğu raflarımı talan ederlerdi. Yine de bu çok hoşuma giderdi. Onlarla birlikte bende tüm gün eğlenir, yeni masallar dinlerdim. Bazen bir masalın sonunu getiremeden uyuyakalır, çocuklardan birinin boşlukta yankılanan ani çığlığı ile kendime gelirdim. Her şeye rağmen yılda on binlerce insanın beni sürekli ziyaret etmesi kadar gurur verici hiçbir şey olamazdı. Her zaman en büyük korkum, bir gün hiç kimsenin uğramadığı bir yer olmaktı.

Gri, Islak, Eski ve Asil



Savaş şimşekleri gece miğferinde parladığında, kemik evlerden dökülen savaş terleri şehrin dişi toprağını sonsuzluğa kutsuyordu.

       Bu, bir şehrin kapısı. Sonsuzluğa açılmış gri kanatlarıyla sizi selamlayan asil bir şehrin. Çoğu hayatın başladığı gibi bu da sisli bir Londra günü, bir sis ile açacak büyülü kapısını. Ne de olsa her şeyden önce sis vardı; şehrin kuytu köşelerinde, altında ve daha derinlerde…

              Edebiyat tarihçisi George Sampson, “fırtınalarla azgınlaşan buzlu denizlerde geçen gecelerin karanlığı çökmüştür Eski İngiliz şiirinin üstüne” demiş. Hüzünlü bulutlar her zaman peşinde sürüklemez kasveti ve kederi. Kimine ilham kaynağı olur cama zikzag çizen yağmur damlaları, belki de çatıya düşerken çıkarttığı patırtı.
             Her daim grinin tonlarını yaşayan ıslak şehrin üzerindeki utangaç güneş, ara sıra uzun saatler hüküm sürecekmiş gibi görünür. Yine de bu duruma aldanmamak gerektiği çok iyi bilinir. Aniden bastıran yağmur kümeleri bir anda her şeyi dramatize edercesine şehrin üzerine bir yasak aşk gibi çökebilir. Bulutların gerisinde kalan güneşin, bir sonraki hamlesi için ne zaman cesaretini toplayıp kendini göstereceği hiç belli olmaz. Kesin olan tek şey; cesaretini öyle kolay kolay toplayamıyor olmasıdır.
            Şehir, Debussy’nin Clair De Lune’u gibi zarifçe kucaklar ziyaretçilerini. Vakit geldiğinde, Thames’in derinliklerinde yaşayan Feetjie’ler fısıldamaya başlar ziyaretçilerin kulağına. İster istemez kapılıp gidersiniz bu büyülü melodrama. Aniden hiç aklınızda yokken Hyde Park çağırır sizi Japon kiraz ağaçlarının altına. Ardından adımlarınızı Regent’s Park’a çevirirsiniz. Gitmeden önce Thames perileri size fısıldamıştı gül bahçelerinin hikâyesini, her bir gülün destanımsı kaderini.
            Peri masalları bulaşıcıdır derler, tıpkı bu şehir gibi. Ayrılırken anlarsınız zamanın ne hızlı geçtiğini. Çöldeki kum fırtınası misali ruhunuza çarpmaya ve yaralamaya başlar ayrılık acısı. Kumlar önce kalbinizin üzerini örter ardından gözlerinizi ve tüm duyularınızı kapatır yasak şehirlere. Yeniden gelebilmenin ümidi, onlarca sorunun çengeline takılır.
           Evrende var olan her şey gibi şehirlerin de kendine has karakteri ve ruhu var.  Kimisi ince zevkleri olan mükemmeliyetçilere açar kapılarını, kimisi sağduyulu konformistlere, kimisine göre yaşam alanından çok damak zevkine önem veren mutfak severler girer içeri…

Kimi şehir de tıpkı Londra gibi zihninizi tazeler, ruhunuzdaki kırıkları iyileştirir. Şehri soludukça hayaletler, periler ve melekler zamanına bir geri dönüş başlar. Ragnarok başladığında, Skoll güneşi, Hati de ayı yutana kadar bu böyle sürüp gider. 

Anlatan mı, Susan mı?

  Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...