15/03/2017

Biyografik Notlar 2: Virginia Woolf




Virginia Stephen, annesi aniden öldüğünde on üç yaşındaydı. Babası Sir Leslie Stephen, döneminin aydınları tarafından saygı gören biriydi. Önemli birkaç eserinin yanı sıra “Dictionary of National Biography” (Ulusal Biyografi Sözlüğü) nin editörlüğünü yaptı. Leslie Stephen önemli eserler bırakan, çevresinde saygı gören ve mesleki bakımdan bunu sonuna kadar hak eden biriydi.

Gelgelelim aşırı realist tarafı ağır basıyor, bu da beraberinde hayata karşı soğukkanlı, kötümser, ailesine dahi müsamahası olmayan bir birey haline getiriyordu kendisini. Çocuklarının ihtiyacı olan saf sevgiyi bir araya getirip onlara sunamıyordu. Karısı ve çocukları ne zaman mutlu olsalar mutlaka o anı mahvedecek realist refleksleri devreye giriyor ve anın büyüsünü bozuyordu. Virginia özellikle mutlu oldukları anların sürekli heba olmasından yakınıyor. Babasının ne olursa olsun sevgisini asla göstermediğini, aile bireyleri gösterdiğinde ise soğuk kalbiyle bütün evin sıcaklığını aldığını söylüyor.

İnsanoğlu neden “Sevgi” sözcüğünün gerçek anlamını idrak edemez ve neden onu olması gerektiği yere, kalbine yerleştiremez ki… Bazı insanlar için “Sevgi” bir kara kutu; ruhları çarpıştı ve kara kutu o günden beri onlar için kayıp ne yazık ki. Oysa tek gerçeğimiz sevgiden başka bir şey değil…

Virginia, yirmi yaşındayken babası ölünce, arkasından insanları hayrete düşürecek bir kin ve hınçla bahseder babasından. İyilik meleği olan annesi henüz ellisine bile gelmeden ölürken, babasının yetmiş iki yaşına kadar yaşamış olmasına tahammül edemediğini söyler ve Virginia’ya ancak köpeği kadar değer verdiğinin de üstüne basar.

Babasının ölümünden yirmi dört yıl sonra 1928 tarihli bir güncesinde onu hala bitmeyen bir kinle anar ve ondan kurtulduğu için yaşayabildiğini ve kitap yazabildiğini söyler: “Bugün doksan altı yaşında olabilirdi. Şükür ki olamadı. Onun yaşamı benimkini tümüyle bitirirdi. Ne mi olurdu… Yazı yazmak yok, kitaplar yok.”

Ölümün gölgesi Virginia’nın üstüne düşmüştü bir kere.

Virginia’nın cinsel sorunlarına atılan demir çapa henüz yedi-sekiz yaşlarındayken saplanmıştı ruhuna. Anne bir ağabeyi George, onun mahrem yerlerini görmek için habire taciz ediyor, fırsat buldukça onu dolap gibi yüksek yerlere oturtarak giysilerini çıkartıyor ve inceliyordu. Virginia hakkında en güvenilir kaynak dediğimiz yeğeni Quentin Bell, George’un Virginia’ya musallat olduğunu tüm kardeşlerin bildiğini ancak bu ilginin tamamen kardeşçe bir duygu olduğunu sandıklarını söylüyor. Çoğu zaman Virginia’nın yatağına zıplayarak onu okşayarak sever ve öpermiş. Çocuklar ne olduğunu tam olarak kestiremedikleri için de büyüklere hiç söylememişler bu durumu. Virginia ancak yirmi iki yaşına geldiğinde George tacizlerini bırakır, evlenerek evden taşınır. Virginia ilk derin nefesini yirmi yaşında babası ölünce, diğerini iki yıl sonra ağabeyinin evlenip taşınmasıyla almış olmalı.

Ancak olan çoktan olmuş; on üç yaşında ilk depresyonunu geçirince artık onun gözünde kadın-erkek ilişkisi sadece iğrenç saldırılar ve ensestlikle özdeşleşmiş. Tüm hayatı boyunca da erkeklere güvenmeyen, onları sevemeyen, soğuk bir cinsel kimlikle yaşamış.

Evliliğine gelirsek; Leonard Woolf, uzun zamandır Virginia’ya aşıktı. Quentin Bell’e göre teyzesi bu adamla evlenerek hayatının en doğru kararını vermişti. Leonard, karısını çok seviyordu. Ona hem manevi hem de mesleki desteğini her fırsatta vermekten kaçınmıyordu. Ancak Virginia’ya göre bu gerçek bir evlilik değildi. Kocasıyla hiçbir zaman cinsel bir birliktelik yaşamadı. Onlarınki ömür boyu sürecek harika bir dostluktan ibaretti. Kaldı ki 1919 güncesinde kendilerini İngiltere’nin en mutlu çifti olarak sayar Virginia. Eşini ne kadar sevdiği, onu başka kadınlardan kıskanmasından da anlaşılıyordu.

Güncelerini okuduğumda, bazı zamanlar çocuk sahibi olmadığı için her şeye kızgınlık duymuş, öte yandan da olmamasını bir lütuf saymış sanki. Doğurma güdüsünden iğrendiğini, bunu bedenine yapamayacağını tiksinerek yazıya dökmüş. Çocukluğunda aldığı derin darbeler sonucunda böyle hissetmesi beni hiç şaşırtmadı. O kendini sadece yazmaya adamıştı. Kendini bu şekilde uzaklaştırabiliyordu geçmişin hatıralarından. Ölümünden iki ay önceki güncesinde “hatırladıkça hala utançla ürperiyorum” diye yazıyor ağabeyinin tacizlerini.

Eminim ki Virginia Stephen olarak değil, Woolf olarak anılmasından büyük gurur duyuyordur.



Öz ya da üvey hiç fark etmez, kız kardeşinin saflığından ve bilgisizliğinden-bazen kimsesizliğinden-faydalanarak onun ruhunda kraterler açacağını bile bile ondan yararlanmak nasıl bir güdüdür. Buna cüret eden ağabeylerin ruhlarının çürüdüğünü, kokuştuklarını ve geçtikleri her yere ancak çöp olmuş ruhlarının sularını akıttıklarını hissedebiliyorum. Cehennemde onlar için ayrılmış özel yerler olacak; kendilerine tekrar tekrar yeniden verilecek olan bedenleri acıyı çığlık çığlığa yaşayacak. Zehirli, karanlık sularda defalarca boğulup yeniden dirilecekler. Ezelden beri var olan azaplı ruhları, kendi kasvetlerinde can çekişecek. Hiç bitmeyecekmişçesine ruhları derin bir kahırla doldukça taşacak. Diliyorum, bu yazdıklarım onların cenneti olsun!





03/03/2017

Biyografik Notlar 1 : Virginia Woolf



Virginia Woolf yazdığınızda internet üzerinde pek çok bilgiye ulaşırsınız. Ben size onun klasik biyografisinden ziyade çok fazla gözler önüne serilmemiş yaşamından bahsetmek istiyorum. Onun hakkında okuduğum onlarca biyografi ve günce beni bambaşka duygulara sürükleyip, klasik gerçeğin dışına çıkartmıştı. Bunun en önemli olanı ise Woolf’un ölümü elbette.

Bu bir intihar mı yoksa cinayet mi?

Cinayetten kastım birinin fiziki olarak onu öldürmesi değil, ancak ille de cinayet olması için bir başkası da gerekmez. Çocukluk yıllarından ergenliğine kadar uzanan o hassas dönemlerinde Woolf zaten çoktan bir cinayete kurban gitmişti. Hayatını normal, sıradan insanlar gibi yaşayamayacağı, ölümünün de normal olamayacağı o yıllardan belliydi. İşte bu yüzden bana göre bu özgür ve sağlıklı bir ruhun aldığı karar değildi. Yıllarca kafesine sıkıştırılmış deli gibi çığlık çığlığa acısını içinde yaşayan bir canlının son feryadıydı. Çünkü onu bu raddeye getirenler ona bu sonu hazırlamışlardı. Henüz küçük bir kızken bile hayatını yerle bir edenler ona bu sonu layık görmüşlerdi. İşte bana göre bu bir cinayettir, intihar değil.

Woolf hakkında yazmaya başlamak demek sayfalarca makalenin çıkması demek aslına bakarsanız. Kitapları hariç sadece güncesi üzerine yazsam günlerce onu yazmam gerekir. Evet, onun hakkında günümüzde ulaşılabilir çok fazla bilgi var; özellikle Londra bu bilgileri edinmek için çok doğru bir yer. Fakat ben, intiharın soğuk anahtarını onun eline verip ona demir kapıyı açtıran unsurları yazmak istedim. Çocukluk yıllarında başından geçenler, gençlik ve evlilik dönemlerinde yaşadıkları ve elbette babası…

Babası, Victoria çağının tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen’dir. Virginia, babasının ikinci evliliğinden olan kızıdır. Woolf, gerçekçilik üzerine kurulu gerçek romancılıktan nefret etmesini, babasının gerçekçi kişiliğiyle örtüştüğü, ona aynı izlenimi yansıttığı için benimsememiş ve yazmayı istememiş. Babasının gerçekçi yanının ağır basması onu, çocuklarını sürekli ezen, baskıcı ve aynı zamanda da pesimist bir adam kılıfına sokmuştur. Böylelikle Woolf, hayatının her anında gerçekçilikten kurtulmaya ve mantığını bırakabildiği kadar özgür bırakıp bu duygudan arınmaya çalışmıştır. Bu duyguyu köreltmesindeki en önemli iki sebep babası ve yaşadığı ülkenin şartlarıdır.

Virginia Woolf’u nefret ettiği gerçekçilikten uzaklaştıran ve  modernist romanın öncülerinden biri yapan ilk romanı “Jacob’s Room” olmuştur. Romanda plot yani olay örgüsü yoktur. Gerçekçi romanın hiçbir öğesine rastlanılmaz. Belli bir tema veya akış da yoktur. Woolf, karakterlerini detaylıca ele almaktansa onlar hakkında okuru tam anlamıyla belirsizliğe sürükler. Kent veya doğa betimlemeleri de yapmamıştır bu romanında. Zaman ve mekan algısı da kesin çizgilerle çekilmemiştir. Jacob’s Room yalnız dağınık ve karmaşık değil, aynı zamanda kopukluk izlenimi de verir okuyucuya.

“To The Lighthouse” (1927) Woolf’un en ünlü ve en güzel romanı olarak yorumlanır. Woolf’un otobiyografik sayılan tek kitabıdır. Bu kitapta çocukluğunu, anne ve babasını anlatır.
Woolf, çocukluk yıllarında, babasının sürekli acımasız gerçekçi tavrıyla ailesini ezmekten yorulmadığını, bundan bıkmadığını düşünerek günden güne babasından nefret eder. Annesi ona göre tam bir iyilik ve dürüstlük meleğidir. Henüz on dört yaşındayken annesini kaybedince babasının kibirli realist yanı onu o yaşlarda derin ruhsal dalgaların kucağına iter. Bir yandan üvey abisinin tacizleri devam ettiği için, bu yaşadığı korkunç olayı da babası yeniden evlenip onu bu duruma düşürdüğü için yine babasının suçu olarak görüp nefretini arttırır. Evet, Virginia, on üç on dört yaşlarındayken üvey ağabeyinin tacizlerine maruz kalmıştır. Henüz cinsellik hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir kız çocuğuna, özelliklede annesini yeni kaybetmiş derin acılar çeken bir kız çocuğuna vurulacak en büyük darbe bu olsa gerek diye düşünmüştüm ilk öğrendiğimde. Üvey ağabeyinin onu sürekli sıkıştırmaları, mahrem yerlerini açması ve kimi zaman tacizlerini daha da ileri götürerek onu bunaltması, ruhunda asla iyileşemeyecek derin ve hazin yaralar açmıştır. O yaşlarda annesiz kalan, kız çocuğu olduğu için her alanda baba baskısı görerek dışlanan bir kızın üstüne üstlük birde üvey ağabey travması yaşamasını düşünmek bile bizi oturduğumuz koltuklara gömmeye yetiyor. (Bu konuyu ikinci bölümde daha detaylı ele alacağım)

O yıllarda İngiltere’de, kadınların sadece evde çocuk bakan ve bunlardan başka hiçbir işe yaramayan canlılar olarak horlanmaları bir sır değil. Oxford Universitesi’ne kadınlar ancak 1920 yılında kabul edilmeye başlanmış. Cambridge ise kadınlara titular denilen farklı bir diploma veriyormuş, bu diplomaya göre kadınlar, erkeklerin aldıkları diplomalardaki ayrıcalıklardan da yararlanamıyorlarmış. Woolf, bir güncesinde Oxford Üniversitesi’nin avlusunda yürüdüğünü ve bir ara çimenlerin olduğu tarafa doğru yöneldiğini, tam o sırada görevlinin ona çimlere basmaması için ters ters baktığını yazmış. O an adamın bakışlarından korktuğunu ve adımlarını yol tarafına çevirdiğini çünkü çimlere basmanın sadece kadınlara yasak olduğunu, erkeklere olmadığını açıklamış. Gerisini siz düşünün J

Çocukluğunda zaten ezici baskılarla büyüyen Virginia, genç bir kadın olduğunda da yaşadığı ülkenin ağır şartlarıyla başa çıkmaya çalışmak zorunda kalmış. Çocukluğunda sürekli babasının kütüphanesinden alıp okuduğu romanlarla kendini iyileştirmeye çalışan Woolf ilerde, döneminin yazarlarından farklı bir yazar olmayı o yıllarda hayal etmeye başlamış. Gerçekçilikten ve baskıdan uzakta, mantığını bir kenara koyarak dilediğince, özgürce kurmak istemiş cümlelerini. Diğerlerinin üslubu gibi sıkıcı, insanı boğucu karakterler ve yaşamlar kurgulayarak sıkıcı dünyaya sıkıcı bir roman daha eklemek istememiş.

1922 yılındaki güncesinde, aklı başında olanların dünyayı nasıl gördüklerini ve akıl hastalığı olanların ise nasıl gördüklerini incelemiş. Aslında Woolf bunu sürekli yapmış; ruhsal sıkıntılar çekerek yaşamını sonlandırmayı düşünen ve sonunda da intihar eden karakterleri hayal etmiş. Alman savaş uçakları çatıların üzerinde korkunç sesler çıkararak dolaştıklarında, acaba bugün kimler ölecek, diye geçirmiş içinden. Savaşın getirdiği bunaltıcı günler, zaten halihazırda yaşadığı depresyonuna eklenerek onu iyice çift kişilikli hale getirmiş. Kocaman demir yığınları tepemizde dolanırken biz yere kapanıp sabırla ne olacağını beklerdik, diye yazmış başka bir güncede.

Virginia Woolf, dokuz roman, kadın sorunlarıyla ilgili iki kitap, pek çok eleştiri yazısı, denemeler, öyküler ve birde Roger Fry ile Flush’ın yaşamöyküsünü yazmıştır. 1934’te ölen Fry, Woolf’un onun hayat hikayesini kaleme almasını rica etmişti. Woolf için bu bir nevi vefa borcuydu. Kitap 1940’da yayınlandı. Bundan bir yıl sonrada Virginia Woolf öldü.
Bir başkasının hayatını yazmaktansa keşke kendi yaşamından daha fazla ipucu bıraksaydı ya da başka hikayeler yazsaydı diyor eleştirmenler. Haklılar, ancak Woolf’un ölüm günü ve saati muhtemelen aylar öncesinden planlı değildi. Bu yüzden ruhsal çelişkiler yaşayan Woolf da öleceği günü bilmiyordu.

“The Legacy” oldukça manidar bir öyküdür. Angela trafik kazası gibi görünen bir şekilde bir arabanın altında kalır ve hayatını kaybeder. Sanki öleceği içine doğmuşçasına günler evvel vasiyetnamesini hazırlar, sekreteri dahil pek çok yakınına hediyeler bırakır. Ancak kocası Gilbert’a hiçbir şey bırakmaz. Sadece yıllar boyu biriktirdiği güncesini kocasının kolaylıkla bulabileceği bir yere koyar. Ölümünden sonra Gilbert bu günceyi okumaya başlar. İlk sayfalarda adının bolca geçtiği olumlu cümlelere rastlar, ancak sonlara doğru artık adı neredeyse hiç anılmaz. Karısı son yıllarında B.M. dediği sosyalist bir adamdan bahseder. Adam evlerine gelip ona başka sosyalist yazarların da kitaplarını hediye etmiştir. Ve Gilbert sonunda karısının bu adamı sevdiğinden emin olur. Fakat son yılına ait güncesinde bu adamın kendisini öldürdüğünü öğrenir. Sevgilisi öldükten sonra karısının güncesinde yazdığı son satırlar şöyledir: “Have I the courage to do it too?”  (Bunu yapabilecek cesaret bende de var mı?)

Ve işte o zaman karısının bir kaza sonucu değil de sevgilisine kavuşmak için bile bile ölüme gittiğini anlar. Öykü şu sözlerle biter: “He had received his legacy. She had told him the truth. She had stepped off the kerb to rejoin her lover. She had stepped off the kerb to escape from him.”

(Kendine vasiyet edileni almıştı. Ona gerçeği söylemişti. Aşığına kavuşmak için kaldırımdan inmişti. Kocasından kaçmak için kaldırımdan inmişti)
Woolf’un bu öyküsü hem sürükleyicidir hem de aklından hiç çıkmayan -çıkarılmayan- intihar konusunu işlediği için ayrıca ilginç ve manidardır bana göre.

İkinci bölümde Woolf’un bilinç akışı tekniği ve tünel açma sürecini, üvey ağabey ve baba sendromlarını, evliliğini ve eserlerini daha detaylı ele alacağım.












Biyografik Notlar: Thomas Hardy




Tess of The d’Urbervilles (Kaybolan Masumiyet) ilk okuduğum Hardy romanıydı. Hala bunun yazarla tanışmak için iyi bir seçim olup olmadığından emin olamıyorum. Yazarın, kalemini oynatırken hangi duyusunu kullandığını ilk hikayesinde anlamayabilirsiniz. Fırsat tanırsanız belki o zaman dönüşü olmayan bir sadakatle yazara ve kalemine bağlanabilirsiniz. Er geç önyargı denen pejoratif duyguyu üzerimizden atmayı başarabilmişsek işte o zaman hikayelerin de tadını çıkarmaya başlamışız demektir.
Hardy, Viktorya Çağı ve modern dünya arasındaki geçiş döneminde yaşadı. İngiltere’nin güneybatısında müzik ve edebiyat gibi sanat dallarına derin ilgileri olan Hristiyan ebeveynleri tarafından yetiştirildi. Ancak Hardy on sekizine geldiğinde John Stuart Mill ve Frederick Temple okuyor olması, o sıralarda güçlü evanjelik yazılar yazan Hardy için çok geçmeden onu dininden ve kutsal saydığı her şeyden uzaklaştırdı. Sonunda da Hristiyanlığı reddetti.
Hardy kurgu yazmaya, 1867'de Bockhampton'a döndükten sonra karar verdi. Yayıncılar tarafından büyük ilgi gören ilk kurgusu The Poor Man and the Lady (Zavallı Adam ve Hanım) kentsel ve kırsal yaşamın partiküllerini kendi şahsi mantalitesinde harmanlayarak okura sunduğu ilk kurmacasıydı. Ancak yazar George Meredith’in tavsiyesiyle bu hikayeyi yayımlatmaktan vazgeçip onun yerine polisiye tadında yazdığı Desperate Remedies ile başarılı oldu. O dönem yazdığı her şey kitap eleştirmenleri tarafından ilgi görüyordu ancak satışlar beklediğinden daha zayıftı. Ve sonunda kendine Wessex adında hayali bir yer buldu ve hikayelerini kendi bölgesinin sınırlarında yazmaya başladı.  
1874'de Hardy, sosyal açıdan iddialı genç bir kadın olan Emma Lavinia Gifford ile evlendi. Emma zihinsel olarak hastaydı. Her an bir Crippen tarafından öldürülme sanrısı yaşıyordu. Bununla birlikte Emma, Hardy’nin pek çok hikayesine ilham kaynağı oldu. Bir anlığına Emma’nın hasta olmadığını, Hardy’nin neşe ve huzur içinde bir evlilik yaşadığını düşünelim. Acaba o zaman kangren olmuş trajik hikayeler ortaya çıkabilir miydi, Tess d’Urbenvilles aynı ilhamla kurgulanıp acılar içinde masumiyeti elinden alınabilir miydi? Bana kalırsa bu denli içtenlikle yazılmış satırlar doğamazdı. Hayatından memnun bir Hardy, şimdiki Hardy olamazdı.
Hardy, hayatının son günlerinde gerçek anlamda roman yazmak istemediğini tüm bunları ekonomik gereksinimden dolayı yaptığını söylemiş. Bunu gerçekten böyle olduğu için mi yoksa mantalitesi zayıfladığı, algılarını ve yetilerini kaybetmeye başladığı için mi söylemiş bilemiyorum. Okuduğum ve araştırdığım kadarıyla şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hardy’nin hayatını irdelediğinizde her taşın altından çıkan tek bir gerçek vardı: Hardy hiçbir zaman bir inancı benimsememiş, hayatının her döneminde bunun eksikliğini yaşamıştı. Yazdığı hikayelerdeki cinsiyet ve sınıf ayırımcılığını, kentsel-kırsal kesim farklılıklarını, hayatın ne kadar acımasız ve kaotik olduğunu trajik bir şekilde kaleme alırken, kendi ruhunda bir türlü dengeleyemediği teraziyi, hayali karakterlerine kompanse etmiş.
Hardy, iddia ettiği gibi felsefi bir romancı olsa dahi, onun felsefesi oldukça basit ve anlaşılırdı: Dünya kayıtsız bir yer, gökler anlamsız ve değersiz. Hardy’nin bu felsefesine ekleme yapmak ister misin diye bana sorsanız şunu eklerdim: “…bu yüzden karakterlerimi kahramanlaştırmıyorum çünkü kahramanlar kendilerini tanrılara kanıtlarcasına onlarla yarışıyorlar. Benim için bu mümkün değilken, nasıl olurda karakterlerimi yüceltirim!”
Aslına bakılırsa Hardy, modası geçmişle modernizmin merak uyandırıcı bir karışımıdır. Pek çok eleştirmen, Hardy'nin, Viktorya döneminin duyarlılığı ile çağdaş dönem arasındaki köprüyü birbirine bağladığını ileri sürüyor. Buna katılmamak mümkün değil elbette.
Aslında mümkün olsa Thomas Hardy hakkında yazacak daha onlarca paragrafım var. Örneğin dünyaya ölü olarak gelen Hardy, gayretli bir hemşirenin ısrarlı çabalarıyla nefes alabilmiş. Andrew Norman, sanki göğsünde kıvrılmış bir yılanla uykudaydı, diye yazıyor kitabında. İlk eşi Emma’nın hayatındaki yeri ve ölümü, ikinci eşi Florence’ın öncesi ve sonrası ve Hardy’nin son günleri gibi onlarca paragrafı dolduracak Hardy hikayeleri var.


Hardy romanlarını okumaya başladığım sıralarda ilk Hardy biyografi kitabımı New York Madison Square’deki şimdilerde kapanmış olan büyük Borders’dan almıştım: Thomas Hardy: A Biography Revisited by Michael Millgate. Ardından Londra Foyles’ta Ralp Pite’nin kaleme aldığı The Guarded Life kitabını okuyarak Hardy hakkında ufkumu epeyce genişlettim. Ayrıca Mina Urgan’ın İngiliz Edebiyatı Tarihi isimli özel çalışmasını da ayrı bir yere koymuşumdur. Thomas Hardy’nin biyografisini merak edenler için bu üç kitabı kesinlikle tavsiye ederim.

http://www.eurovizyon.co.uk/biyografik-notlar-thomas-hardy-makale,7902.html


#SaveTheEarth



Anlatan mı, Susan mı?

  Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...