It was splendid to see the big master again. He was too kind, like always, and Ash so cute as well.
12/11/2017
25/10/2017
Kaderin Fantastik Kurgusu
İçerdeki binlerce yazar senin umudun, parmakları arasından dökülen hikayeler de kaderin gibi. Kendini sen gibi hissedebileceğin en güvenli yerdir kitapçılar.
Geçen akşam kanallar arasında zapping yapıyor, bir yandan da yağan yağmura aldırmaksızın bahçeye çıkmak isteyen kedimi içerde kalması için ikna etmeye çalışıyordum. Köpük her zamanki gibi dediğini yaptı ve aralık olan bahçe kapısını başıyla ittirip hızla dışarı koştu. Tam onun peşinden gidecekken telefonum çaldı; arayan uzun zamandır görüşemediğim bir arkadaşımdı. Buraya birkaç haftalığına Chelsea College of Arts’ın kısa dönem kurslarından birine kayıt olmak için gelmiş. En son üç yıl kadar önce New York’da zar zor denk getirmiş ve birkaç saat görüşebilmiştik. Ertesi gün buluşmak için sözleştik ve telefonu kapattık.
O şaşkınlıkla Köpük’ü unutmuştum tabii. O da bunu fırsat bilip sincapları görebilmek umuduyla yağmurun altında ıslanıyordu. İçeri alıp kurulamak zorunda kaldım : )
Ertesi sabah arkadaşımla Notting Hill civarında bir yerde buluştuk ve aradaki zamanı kapatabilmek adına koyu bir sohbete daldık.
∞
2011 yılının Haziran ayında bir aylığına New York’a gitmiştim. Her zamanki gibi amacım bazı edebiyat etkinliklerine katılmak, yeni yerler-farklı kültürler görmek, mesleki çevrelerle buluşmak, Washington D.C.’ye gidip -halen yazdığım- bir çocuk dergisi ile bir görüşme yapmak, yeni lezzetler keşfetmek ve en önemlisi de kıyıda köşede kalmış, göz ardı edilmiş geleneksel hikaye kitapları bulmak ve bavulun yarısını onlarla doldurup geri dönmekti.
Meşhur Madison Square’deki Borders Bookstore o zamanlar henüz kapanmamıştı. Ne yazık ki o dönemlerde iflasın eşiğine geldiği söyleniyordu. Çok etkilenmiştim. Aslına bakarsanız ister orada ister burada, küçük-büyük, zincir veya şahıs nerede bir kitapçı kapansa oturup hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Özel sebepler dışında iş yapamadığı için kapanan kitapçılar, o ülke insanının üzerine kamyonlar dolusu ölü toprağı atılmaya başlandığının en güçlü kanıtıdır bana göre.
Bir Kızılderili inanışına göre; uykusuz olduğumuz gecelerin sebebi bir başkasının rüyasında uyanık olmamızmış. Bu sözü okuduğum kitabın sayfalarını çevirirken Borders’ın ikinci katında cam kenarında oturmuş elimdeki kitabı inceliyordum.
2014 yılında ben yeniden Madison Square’deydim fakat bu sefer kitapçının yerinde yeller esiyordu. O gün o okuduğum kitabı almadığıma pişman olmuştum. Pek çok yerde araştırmama rağmen bulamayınca ve yolum yeniden Amerika’ya düşünce bulabilirim ümidiyle heyecanlandım. 2011 ziyaretimde benden kısa bir süre sonra Borders’ın kapandığını biliyordum, ben de şansımı Strand veya Barnes&Noble şubelerinde deneyecektim. Oysaki hiçbir şey düşündüğüm gibi olmadı; internet satışları dahil hiçbir yerde o kitaba rastlayamadım.
Olayların iç yüzünü anlayabilmek için çoğu zaman bilimsel dayanaklara sığınır, emin olmak isteriz. İnsanların bu seçimlerine saygı duyuyorum ama ben olayların fantastik yüzünü görmeyi tercih ediyorum. Bilimsel açıklamalarla ikna olup yatışmak yerine, kalbim göğsümden çıkacakmışçasına gümbür gümbür bir heyecanla olağanüstülüğün muhteşemliğine kaptırırım kendimi. Kimileri buna realizmden kaçış, sanrılı hayat biçimi gibi yakıştırmalar yapıp olayları kaskatı bir çerçevede ele alsalar da insanoğlunun ve bu olağanüstülükle yaratılmış evrenin geçmişinin-bugününün-geleceğinin ne kadar muhteşem bir kurguyla bizlere sunulduğunu görmezden gelemezler. Dilleri ne kadar başka söylese de karanlık kafeslere hapsettikleri ruhları çırpınarak bunun doğruluğunu haykırmak ister aslında.
Velhasıl, o kitabı ne 2014 ne de 2015 yılında yeniden gittiğim Amerika ziyaretlerimde bulamadım. Bunca zaman geçmesine rağmen hiç unutamadığım kitap olarak yer etti hafızamda. Ta ki saniyeler sonra ne olacağından habersiz arkadaşımla kahvelerimizi yudumlarken sevgili Selin “az daha unutuyordum,” deyip çantasına uzanana kadar.
“Alpler’den küçük bir hediye,” dedi o kitabı bana uzatırken. Çok samimi söylüyorum kitabın daha kapağını görür görmez şaşkınlıktan yudumladığım kahve boğazımda kaldı. Neden bu denli hayrete düştüğümü anlatınca o da yaptığı kitap seçimine inanamadı.
Gel de inanma şimdi kaderin muhteşem kurgusuna. Nereden nereye…
Neptune E. KOSI
Tüm makaleler için http://www.eurovizyon.co.uk/profil/453/emel-kosi
Maldoror’un Şarkıları 2: DÜŞSEL ASİLİK ve GERİYE KALAN
“Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lütfun on katına
çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim:
Daha azı için bile ölünebilir.”
Yavaş yavaş, soğukkanlılıkla, insanı kendinden utandıracak kadar naif bir
yıkım yaratıyor ruhunuzda. Sıra dışı cazibesi hayranlık bırakıyor her
satırında. Zehirlenmekle tehdit ediyor okuyucusunu, ardından ayaklarını yerden
kesiyor melankolik ruhunda dokunaklı yaralar açılan okurunun. Adeta sanrılarını
yüzdürüyor bu yüce sularda; zavallı ölümlülerin kavrayamayacakları bir umutla…
Efüzyona uğramış beyinlere lirik uçuşlar vadediyor sevgili Lautreamont.
Kimine göre dahi liseli, kimine göre hasta ruhlu bu sivri genç adamın
yenilmez öfkesi sanki bir demir yumruk gibi mısralarında ışıldıyor.
Duygusuzluğun duygusunda, cesaretin öfkesinde, yalnızlığın huzurunda
efsaneleştirdiğim bu erken ölümlü, bu asi genç şair, her türlü pohpohlanmayı ve
övgüyü hak ediyor.
Annesizliği tatmasına rağmen hıncını sadece kağıtlardan alan Ducasse, aynı
zamanda bir E. Allan Poe hayranı idi. Karanlık sularda temkinsiz hislerin
saldırgan duygulara dönüştüğü yerlerde onun izlerine de rastladım zaman zaman.
Bu inatçı memnuniyet, beni diğer altı şarkıyı da okumak için yeterince
kamçıladı.
Nitekim ilk şarkıdaki tehditkarlığı
işe yaramıştı; zehir artık kanımdaydı. Şarkıların yazınsal habisliği artık bir
illüzyon gibi ele geçirmişti sizi. Bundan sonra ne satırların arka planı ne
kullanılan teknik ne de yazarın sanatı konuşuyordu; geriye kalan, bir erken
ölümlünün sonsuz okyanusunda, onun seçtiği bir balığın ağzında körü körüne
celladına susamış, ama bir yandan da gerçekliğin şeytani zirvesinde-gerçek
dünyada-yaşamış ve onun sahte balını tatmış bir zavallının olanca gücüyle
çırpınmasıydı.
Şarkılar sonsuza dek
sürecekmişçesine oradaydı. Geriye kalan sadece var olmaktı. Ötesi ancak onu
ilgilendirecekti.
POESIES Ⅰ’den Kısa Bir Giriş:
Bu yüzyılın şiirsel sızlanmaları safsatadan başka bir şey
değildir. Tartışma dışında kalmalıdır ilk ilkeler. Euripides'i ve Sophokles'i
kabul ediyorum, ama Aiskhylos'u hayır. Yaratıcı'ya karşı en temel görgü
kuralları ve ince beğeni eksikliği göstermeyin. Reddedin inançsızlığı: Beni
sevindireceksiniz.
İki tür şiir yoktur; bir tek şiir vardır. Sözsüz bir
anlaşma vardır yazar ile okur arasında; buna göre, birincisi kendine hasta
adını verir ve ikincisini hasta bakıcı olarak kabul eder. İnsanlığı avunduran
şairdir! Zorla değişti roller.
Kasılgan unvanıyla dağlanmak istemiyorum. Anı
bırakmayacağım arkamda.
Ne fırtınadır ne de burgaçlı kasırgadır şiir. Görkemli ve
verimli bir ırmaktır.
Geceyi ancak özdeksel olarak kabul ederek, tinsel olarak benimsemeyi
başardık. Ey Young'ın Geceleri nice yarım baş ağrıları armağan ettiniz bana.
Maldoror’un Şarkıları 1: COMTE DE LAUTREAMON
"On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi
şairini." (Birinci Şarkı)
Yukarıdaki dizeyi
yazdığında ya yirmi ya da yirmi iki yaşındaydı Isidore Ducasse. Maldoror'un
Şarkıları'nı yazmaya başladığında adı Isidore Ducasse'tı; ancak, yazma süreci
içinde Comte de Lautreamont'a dönüştü. Poesies'yi yazarken tekrar kılık
değiştirip Isidore Ducasse oldu.
Kısacık ömründe
geleceği yaşamış; "bugün"ü yadsıdığı, "bugün" de
"yarın"ı yaşadığı için çok uğultulu bir yalnızlığa kapanmış olan
Lautreamont'un durumu birçok bakımdan çelişkili görünüyor. Marcelin Pleynet'e
göre, o olmaksızın Fransız kültürü eksik ve tamamlanmamış kalırdı; Fransız
edebiyatı, tümüyle, yüzü geçmişe dönük bir tekrar taslağı izlenimi uyandırırdı.
Demek oluyor ki, Lautreamont ve yapıtı, Fransız kültür ve edebiyatının
"olmazsa olmaz" bir öğesi durumunda.
"Rimbaud'yu,
Maldoror'un VI. Şarkısı'nı okuyunca kendi yapıtlarımdan utandım." (A.
Gide)
"Maldoror'un
birazcık tadına bakınca, bütün şiir yavanlaşıyor." (Aragon)
"Lautreamont'u
açın! Bütün edebiyat şemsiye gibi tersine döner." (Francis Ponge)
Isidore Ducasse 4
Nisan 1846 günü, Arjantinlilerin kuşatması altında bulunan Montevideo'da
(Uruguay) doğdu ve Prusyalıların kuşattığı Paris'te, Komün'den üç ay kadar
önce, 24 Kasım 1870 günü öldü. Toplam olarak 24 yıl, 7 ay, 20 gün yaşadı.
Ducasse henüz yirmi aylıkken annesi intihar ederek hayatına son verdi.
Şair hakkında
araştırmalarıma başladığım dönemlerde (Nisan-Ağustos 2017) Londra’da yığınla
charity bookshops ve kenarda köşede gizli kalmış (Oxford City-London) pek çok
kitapçı gezmeme, üye olduğum kütüphanelere uğramama rağmen şairin doğumuyla,
öğrenim için Fransa’ya gönderildiği Ekim 1859 yılı arasındaki on üç yıllık yaşamına
ilişkin hiçbir bilgiye ulaşamadım. Sanırım bu yıllar herkes için gizemini
korumaya devam edecek.
Beni ilk
etkileyen satırlar…
“Tanrı'dan dilerim ki, yüreklenen ve okuduğu kitap gibi
geçici olarak canavarlaşan okur, bu kasvetli ve zehirli sayfaların ıssız
bataklıklarında sarp ve yabanıl yolunu şaşırmadan bulur; çünkü kesin bir mantık
ve en azından kuşkusuna denk bir ruhsal gerilimle başlamazsa okumasına, bu
kitabın saçtığı kokular tıpkı şekerin suyu içmesi gibi emecektir ruhunu. Bundan
sonraki sayfaları her önüne gelenin okuması hiç de hayırlı olmaz; ancak pek az
insan tadına varabilir, başını belaya sokmadan, bu acı meyvenin. Öyleyse, sen,
çekingen ruh, böyle el değmemiş fundalıkların uzak derinliklerine girmeden önce
adımlarını ileriye değil geriye at.” (Birinci Şarkı, 1869)
Nitekim,
Maldoror'un birinci şarkısının ilk baskısında adı geçen lise arkadaşı Georges
Dazet'nin adını ikinci baskıda kaldırıp yerine hayvan adları koyarak bizi
Tarbes Lisesi'ne ve özel yaşamının bir dönemine götürecek yolun önünü tıkamak
istemiştir. "On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini"
diyerek sonsuzlaşmak, ölümsüzleşmek isteğini hiç de alçakgönüllü olmayan bir
biçimde dile getiren (bu saplantıyla Şarkılar'ın birçok yerinde karşılaşacağız)
ve arkasında anı bırakmak istemeyen, kısacık bir ömrü, üç dört yıllık bir edebi
yaşamın geçmişini silmeye kalkışan bir bilinç: Uçurumla doruğun çelişkisi;
uçurumla doruğun baş döndürücü çelişkili birliği.
Ama, her şeye
karşın geriye bir şeyler kaldı: İki ad, iki kitap, altı mektup ve ilk kez 1977
yılında yayınlanan bir tek fotoğraf.
Lacroix ve
Verboeckhoven'in 1869 yılında bastığı, ama dağıtmayıp depoda sakladığı
Maldoror'un Şarkıları, Brüksel'deki Jean-Baptiste Rozez kitabevi tarafından
1874 yılında satışa çıkartıldı, ama hiçbir başarı kazanmadı.
1870 yılında
yayınlanan Poesies I ve Il'nin, 1891 yılında Remy de Gourmont tarafından Ulusal
Kitaplık'ta bulununcaya kadar, yirmi bir yıllık bir dönemde herhangi bir yerde
izine rastlamıyoruz. Sonuç olarak, Isidore Ducasse/Comte de Lautreamont'un ve
yapıtlarının okurla gerçek tanışmasının 1920'den itibaren, yani ölümünden elli
yıl sonra gerçekleştiğini söyleyebiliriz. (Şarkılar’ın ve yaşamının diğer
yarısını ikinci bölümde aktaracağım)
“Nasıl da mutsuzsunuz! Nasıl da acı çekiyor olmalısınız!
Suçluları düşündükçe tüyleri diken diken olan anneniz, olanları bilseydi, şu
anda benim olduğumdan daha yakın olamazdı ölüme. Ah! öyleyse nedir iyi ve kötü?
Güçsüzlüğümüzü ve en saçma yollardan bile olsa sonsuzluğa ulaşma tutkumuzu,
öfkeyle dile getirdiğimiz araçlar mıdırlar, tek ve aynı şey midirler? Yoksa
birbirlerinden farklı iki şey midirler?”
“Ey ahtapot, ipek bakışlı! Sen, ruhu benim ruhumdan
ayrılmaz olan; sen yeryüzü küresinin en güzel yaratığı; sen, dört yüz vantuzlu
bir sarayın padişahı; sen, açık yürekli, uysal erdemin ve tanrısal iyiliklerin
oybirliğiyle ve dile sığmaz bir bağla, kendi doğal yurtlarındaymışçasına, soylu
bir şekilde yurtlandıkları sen, neden benimle birlikte değilsin, senin cıva
karnın benim alüminyum bağrıma dayanmış, ikimiz kıyının kayalıkları üzerinde,
seyretmek için bu taptığım manzarayı!”
Gizli Bahçe
Sarmaşıkların duvarların içinde büyüdüğü, efsanelerin
topraklara gömüldüğü dönemlerde Gizli Bahçe’nin Siyah Kedisi ve Sarmaşık
isminde bir hikaye anlatılırmış. İngilizler bu hikayeyi büyük Londra
yangınından sonra dilden dile yayarak kısa sürede herkesin evinde çocuklarına
anlattığı birer masal haline getirmiş. O dönemde büyüyen her çocuk siyah kedisi
olsun istemiş. Siyah kedi o hikayeden sonra tüm ülkenin benimsediği uğurlu bir
simge olarak kalmış.
Günlerden Çarşamba, Temmuz ayında olmamıza rağmen son
günlerde hava sıcaklığı oldukça düşük ve yağmur neredeyse hiç dinmedi. Yüksek
duvarları olan, duvarlarının üzerinde sarmaşıkların bir o yana bir bu yana
salındığı, hemen arkalarında kim bilir kaç yıldır onlara dedelik yapan iri
kıyım ağacın gökyüzünü sardığı, hemen altında bir köşede henüz dikilmiş David
Austin, Eden Rose ve ShropShire Lad gülleriyle birlikte kocaman bir huzur
bahçesindeyim. Ardına kadar açık kapının arkasından onları izlemek huzur
veriyor.
Sarmaşıkları ayrıca seviyorum. Siyah kedileri de.
Yeni bir hikayeye başladığım dönemlerde kedim Köpük
bahçede oradan oraya dolanıyor ve arada bir çiçek tarhlarının arasından bana
heyecanlı bakışlar atıyordu. Bazen de duvarların üzerinden yere kadar süzülen
sarmaşıkların arasına girip çıkıyor, sonrada çıkarttıkları hışırtılı seslerden
ürküp içeri koşuyordu. Geceden yağan ısrarlı ılık yağmurun dindiği sabahlardan
birinde kedimle birlikte bahçeye çıkmıştım. Birkaç saniyeliğine kahve almak için
içeri girdim. Geri geldiğimde bahçe duvarının üzerine oturmuş siyah bir kedi
olduğunu gördüm. Kedim Köpük ve siyah kedi birbirlerini görmüş öylece
bakışıyorlardı. Kedinin sıradan olmadığını anlamam çok uzun sürmedi. Tüylerinin
parlaklığı, gözlerinin yeşilliği, patilerinin ve kuyruğunun duruş şekli
asilliğini tasdikliyordu.
Kapıya yaslanıp sadece onu seyretmek istedim. Çok
güzeldi, alımlıydı ve manidar bakışları vardı. Müthiş uysal, zeki ve hissiyatlı
bir kediye sahip olmama rağmen siyah kedinin cazibesi çok başkaydı. Yüksek
duvarın üzerinden bize bakarken, bakışlarındaki dinginlik ruhuma işledi sanki.
Bir süre birbirimizi izledik. O sırada dudaklarını
kıpırdatıp benimle konuşmaya başlasa hiç şaşırmazdım. Yapacağı her harekete
hazırlıklıydım. Sonra neden ben ona bir şeyler söylemiyorum ki diye düşündüm.
Belki konuşmayacaktı ama dediklerimi pekala anlayacaktı.
Siyah kedi gözlerimin içine bakarken ona gülümseyerek
“merhaba” dedim. “Merhaba güzellik”. “Muhtemelen çok güzel olduğunu biliyorsun
değil mi?” Zümrüt yeşili gözlerini bana dikmiş bakmakla yetiniyordu. Köpük pek
de umurunda değil gibiydi. Sanırım o benimle iletişime geçmek istemişti. Biraz
bekledim, sonra sakince eşikten adım attım ve bahçeye indim.
O sırada oturduğu yerden doğruldu ve duvarın sarmaşıklarla
örülü tarafına doğru yürümeye başladı. Duvarın üzerindeki bir öbek sarmaşığın
ortasına oturdu ve belli belirsiz bir miyav sesi duyuldu. “Anlatmak istediğin
bir şey mi var?” diye sordum. Sorumun hemen arkasından gözlerini bir kez
kapatıp açtı. Bu, kedilerin olumlu tepki verdiklerinde yaptıkları bir
hareketti, bunu biliyordum. Pekala dedim ve elimle birkaç sarmaşığı tutarak ona
daha da yaklaştım. Kafamı kaldırdığımda duvarın üzerinde siyah kediyi görmeyi
beklerken, siyah kedi asırlık ağacın en üst dallarından birinde duruyordu.
Saniyeler içinde oraya çıkması imkansızdı diye düşündüm. Metrelerce yüksekte
olan o dala kadar çıkmış olması, üstelik kaşla göz arasında…
Ağacın dalından bana iki kez daha miyavladı. Ardından
sanki yukarda başka dallar varmış gibi tırmandı ve gözden kayboldu. O gün ve
ertesi günlerde gözüm sürekli duvarda olmasına rağmen onu bir daha görmedim. Ne
anlatmak istediğine gelince; o günden beri hissiyatım bana hikayenin geçtiği
gizli bahçede olduğumu, siyah kedinin de bize hoş geldin demek için uğradığını
söyleyip duruyor.
Londra gerçek hikayelerin, büyülü ve görkemli efsanelerin
hala güpegündüz yaşandığı bir yer. Bu şehrin insanın ruhuna işleyen fantastik
dokusunu hissedebilenler ne kadar şanslı olduklarını bilsinler. Bu şehir çok
özel ve ondan bir tane daha yok.
“Yaşadığımızı
hissetmek için kitap okuyalım”
Muhteşem Mavi Buz Devi: Neptün Efsanesi
Bu, şiddetli kasırgaların, çılgın
tufanların, dipsiz okyanusların gezegeni görkemli Neptün. Dünyanın dört katı
büyüklüğünde, ondan on yedi kat daha ağır bir başka gezegen. Dünya denen
gezegen insanoğlunun yaşam formuna uyum sağlayan bir yerdi. Oysaki Neptün de
diğer gezegenler gibi çok başka yaşam formlarına ev sahipliği yapıyordu.
Dışardan bakıldığında korkunç derecede haşin gözüken atmosferinin altında, bir
bebekten farksız mışıl mışıl uyuyan göz kamaştırıcı saf ve duru sular vardı. Öfkeli
yüzünün aksine sonsuz nezaketi ve güzelliği barındırıyordu.
Esip gürleyen, buz gibi, dipsiz bir kuyu
olan bu hevesli gezegenin bize anlatacak mistik hikayeleri de vardı.
Selkie ve Kelpie’lerin,
Banshee, Huldra ve Puca’ların aynı vatoz şehirlerde yaşadıkları ölümsüz sular diyarı vardı. İlk grup
okyanusun dipsiz derinliklerinde yaşarken, Finfolk denilen kasvetin ve
karanlığın büyücüleri suya girmelerinin yasak olduğu toprak bölgelerde hüküm
sürüyorlardı. Gri, sert hortumların jet akımlarla kol gezdiği bir gökyüzü ve
toprakları vardı. Onların yaşam alanları karanlık, buz ve kasvetten ibaretti. Ölümsüz
sular onlar için sonsuza dek güçlerini kaybedecekleri saf ve temiz sulardı.
Vatoz şehirlerde yaşayan diğer varlıklar
ise ölümsüz sularda güzelliklerle dolu en barışçıl ortamda yaşıyorlardı. Öyle
ki onlara bahşedilen dondurucu nefesleri sayesinde her vatoz yılı dolduğunda,
suyun altında biriken nefes kabarcıklarıyla yeni doğanlar için bir vatoz şehri
kuruyorlardı. Bir vatozdan diğerine ulaşmak için de eskimiş tünelleri onarıyor,
yeni vatoz tünelleri yapıyorlardı.
Bir gün vatoz halkından bir canlı, kendilerinden
başka yaşamlar olup olmadığını düşündü. Önceleri düşünemeyenlerdendi. Düşündüğü
an içine yayılan o sıcak his bir an evvel yukarıya açılan bir aralık bulmasında
ısrar ediyordu. Vatoz halkından olan bu duygusal ve naif yaratık bir Neptün
gecesinde kendini gizli tünellerin birinde buldu. Bu, Kelpie ırkından olan bir
Nuggies idi.
Nuggies bir süre görkemli gecede suyun
ışıltısını izledi. Gövdesinin iki yanına düşen parlak yelesi suyun hareketiyle
dalgalanıyordu. O sırada Neptün’ün en güçlü uydusu olan Triton tüm heybetiyle
patlamaya başladı. Püskürttüğü buz volkanları uzayın koyu boşluğunda öfke
nöbetleri geçirmekteydi. Volkanlardan birinin öfkesi Finfolkları aşıp Neptün’ün
ölümsüz suyuna isabet etti. Suda dev dalgalar meydana getirdi. Her bir dev buz
dalgası daha da devleşerek bir diğerini oluşturdu. Ancak eşi benzeri görülmemiş
bu heybetli gösterinin tek seyircisi o gece vatoz tünelinde düşünmeye başlayan
küçük Nuggies idi.
Dev bir buz dalgası onu tünelinden
çıkarttı ve tüm gücüyle yüzeye fırlattı. Yelesi ve at kuyruğu haşin kasırganın
ortasında savrulup duruyordu. Onu fark eden bir Finfolk hiç zaman kaybetmeden
bir Selkie kılığına girdi ve yanına gidip onu kandırdı. Ona hileyi ve diğer
yaşamları öğretti. Bilinmeyen uzun bir Neptün zamanından sonra Dünya’da ilk
durağı olan İskoçya’nın Ness Gölü’ne (Loch Ness) gönderildi. Gölün suyunda
hileler yaparak başka canlıları kandırdı ve asırlar boyu çoğaldı. Her Nuggies
çoğaldıkça kendi sularını seçti. Böylece dünyanın her yerine eşit miktarda
dağıldılar. Belli bir zamandan sonra Neptün’ün kara büyücüleri Kelpie’lerin
(nuggies) üzerlerine kasvet ve kötülük saldılar. O kara tufan büyüsünden sonra
artık hiçbir Kelpie ıslah olmadı. Göl kenarlarından geçen insanları kandırıp
suyun altındaki evlerine götürmeye başladılar. Genç kızları kandırmak için çok
yakışıklı erkeklerin kılıklarına girdikleri söyleniyordu. Bazen de çok güzel
beyaz bir at kılığına giriyorlardı. Atı görenler üzerine bindiklerinde ise
Kelpie suya dalıyor ve onları boğarak evine götürüyordu.
Onları durduracak tek şey; atın sırtına
atladığınızda anında bağlamanız gereken yularıydı. O zaman Kelpie sizin
emrinize giriyor ve yeteneklerini istediğiniz şekilde yönetebiliyordunuz. Birde
insan kılığına girmiş bir Kelpie’nin değiştiremediği tek şey yine yelesidir.
Bazen yelesini bir at kuyruğu yapar ve arkasından bağlar.
Efsaneye göre Neptün, Roma mitolojisinde
denizler, depremler ve atlar tanrısıdır. Dünya paylaşımında Jüpiter’e gökler,
Plüton’a yeraltı, Neptün’e de denizler verilmiştir.
Dolunay’ın Kuzey Hayaletleri
14 Kasım 2016; son yetmiş yılın en güçlü
dolunayının yaşanacağı tarih. 21.yüzyılın en yakın dolunayında dünyada bir yerlerde
olacağımı bilmek heyecan verici. Çoğu dileğin, o büyülü enerji ışınlarıyla
ruhunuzdan geçerek göğe yükseldiğini ve en yakın açık kapıdan girip huzur
bulabileceğini bilmek bile özel hissettiriyor.
Şayet
bir kuzey hayaleti sizi yolunuzdan alıkoymazsa…
Telaşlı fısıltılar yayılırdı uzak başak
tarlalarının arasından. Fısıltılar köprülerden, nehirlerden, bahçedeki
ağaçların dallarından geçer, bacalardan içeri sızarlardı. Gece yarısını biraz
geçe, tıpkı Kernevek gulyabanisi gibi siz rüyadayken dolanırlardı yatağın
etrafında. Kulaklardan içeri girip bilinçaltında pusuya yatarlardı. Çok değil,
sadece sabaha kadar; görkemli dolunayın sabahında, jaluzinin arasından içeri
sızan soğuk gün ışığı, ilk sisli haberini verene dek.
İngiltere’nin hayaletleri kuzeyi severler.
Ama sadece sarkastik olanları. Kuzey,
onlar için sise ve karanlığa daha yakın oldukları yerlerdir. Kuzeydeki parklar eşsiz
birer yuvadır onlar için. Sadece dolunayda ortaya çıkan abandone edilmiş bu
hayaletler, yine sadece İngiltere’ye has hayaletlerdir. Meşhur “The Ruin”
(Harabe) şiiri bile “Wraetlic is thaes
wealhstane” yani Ülkenin Taşı Toprağı Hayaletimsi, olarak başlar dizelerine.
İlk görüldükleri yer Thorns Adası ile Kelt
Çayı’nın arasında kalan ve Thames’in bir bölümünü kapsayan bataklıktı. Dünyanın oluştuğu zamanlarda burası uzun süre denizin altında
kaldı. Sonra bir gün aniden çekildi sular. Devasa bir dalga her şeyi geri
çekimdeymişçesine alıp götürdü. Sular durulup kaotik ortam sakinleştiğinde, milyonlarca
yıl denizin dibinde sırasını bekleyen kara parçası da yeryüzüne çıktı. Uzun
süre tek bir canlının dahi yakınından geçmediği yapayalnız, terkedilmiş bir
öksüz gibiydi.
İşte o karanlık ve sisli çağlarda,
gelecekte İngiltere denecek bu topraklara ilk uğrayanlar onlar oldu. Dünya üzerinde kuş uçmaz kervan geçmezken bile onlar bu
ülkenin ilk sahipleri olarak hüküm sürüyorlardı. Yeryüzü filizlenip, gözle
görünen canlılar ortaya çıkmaya başlayınca her şey değişti. Büyük bir kısmı
Yorkshire bölgesine yerleşti. Abandone edilenler ise Londra’nın kuzey
semtlerinde yaşamlarını sürdürmeye başladılar.
Sarkastik yani alaycı olanlar azınlıktaydı
çünkü onlar sadece dolunay zamanları vücut bulup yeniden güç kazanabiliyorlardı.
Diğerleri gibi makro boyutta değillerdi. Dolunay’ın korkusuz ışıltıları
arasında şehrin her yerini karış karış geziyorlardı. Arkalarında bilinmeyen pek
çok sır bırakmışlardı. Bu işin kompetanı olanlar bile neden sadece dolunay zamanı
ortaya çıktıklarını hala çözebilmiş değiller. Ve neden sadece kuzeyde
yaşayabildiklerini de…
14 Kasım Pazartesi günü (UK saati ile 1:52
pm ) Dolunay’ın ilk kuzey hayaleti, yapraksız bir mevsim yaşayan Hyde Park’ın
şimdilerde kendi içine kapanmış Japon kiraz ağaçlarının kuru dalları arasından
geçerek Mermer’den doğruca Edgware Road’a ulaşacak. Oradan Paddington’a, sonra
biraz yukarda Abbey Road derken yönünü sağa kaydırarak Finsbury Park’a
süzülecek. İnsanlar yılbaşı
alışverişlerini yaparken onlarla beraber aynı mağazada aynı hediyeliklere
bakacak, aynı marketlerde binlerce yıldır yaptıkları gibi raflardaki pek çok
eşyanın görüntüsüne bürünecekler. Ve çoğu yaşlı hayalet gibi aynı otobüste,
belki de aynı koltukta yolculuk edecekler.
Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları
-Sharon’ın
Nehir Turları! 1693 Yılından Beri Günlük Geziler ve Romantik Gün Batımı
Turları! Önemli Olan Yolculuk Değil, Varış Noktasıdır! Gizlilik Garantili. Özel Tekliflerimizi
Sorun-
Arka Bahçe (Devil’s Acre) Londra’nın uzun
görkemli tarihi boyunca gelmiş geçmiş en tehlikeli, en yoldan çıkmış kenar
mahallesidir. Dumanlarla ve gölgelerle kaplı sokakları, cehennem karanlıklarına
açılan tünelleri ve hortlakların kol gezdiği garajları vardır. Üst üste kamburlaşmış insan sırtlarını
andıran köhne evleri, öbek öbek etraflarını saran çamurumsu yeşil pisliklerle
bezenmiştir. Çöp yığınlarının ortama pastoral bir renk vermesiyle birlikte yaydığı
kokuları birer oksijen edasıyla ciğerlerine çeken tuhaf halkı vardır. Tekne turlarına katılan çoğu turist, buraya Koleranın
Başkenti adını vermiştir. Arada bir ağır, kasvetli sisin eğrilip bükülerek
nehrin üzerinde gezindiği, bazen tıslayarak, kimi zaman inleyerek acı
çektikleri düşünülen Ateş Hendeği halkının ve Cehennem Çukuru sakinlerinin
sessiz feryatları işitilir…
Miss Peregrine's
Home for Peculiar Children tam da derinlerinde bana bu duyguyu yaşatan bir
kitap oldu. Yazımın girişini, serinin üçüncü kitabı olan “Ruhlar Kütüphanesi”
ile yapmak istedim. Buradaki Arka Bahçe bölümü ve onu izleyen hikaye örgüsü,
okuru soluksuz bırakacak kadar güçlüydü. Ransom Riggs, macera ve gerilimle
süslediği fantastiği, tıpkı bir doktor edasıyla damarlarınıza boca ediyor.
Geçmiş olsun! Artık aşınız yapıldı. Bu sizi uzun süre sakinleştirir. Tabiri
caizse, fantastiğin tadını bir kere alan -ancak doğru yazarın kaleminden- bir
daha iflah olmaz derim ben okurlarıma. Bu seri de tıpkı fantastik iksiri aşısı
yapar gibi kanınıza giriyor.
Şunu da
belirtmeden geçmek istemem; ilk iki kitapta hissetmediğim bir şeyi üçüncü
kitapta çok yoğun hissettim. Özellikle Arka Bahçe bölümünü okumaya başladığımda
kurgunun, arka planın, hikaye örgüsünün bende çok tanıdık duygular
uyandırdığını fark ettim. İlk birkaç sayfayı bitirmiştim ki, bu tanıdıklığın
nereden geldiğini çözdüm: Perdido Street Station!
China Mieville’in kaleme aldığı Perdido Sokağı İstasyonu’nun
bende uyandırdığı neredeyse tüm hissiyat geri gelmiş gibiydi. Mieville’in
kalemi, olay akışı, cümle yapısı beni her zaman heyecanlandırmıştır. Arka Bahçe
bölümünde de, Perdido Sokağı İstasyonu’ndan bir bölüm okuyormuş gibi hissettim.
Her iki kitabı da okuyanlar bana katılacaklardır.
Gel gelelim filmi
için aynı heyecanı paylaşamayacağım. Vizyona girer girmez ilk gün gidip
izleyenlerden oldum. Ancak kitabın lezzetiyle aynı kefeye koyamayacağımı daha
ilk yarıda anlamıştım. Kendimi kitabın ritminden uzak tutarak filme konsantre
olmaya zorladım. Büyük hayal kırıklığı yaşadım diyemem ancak kitaptaki karakterin
filmde başka bir kız olması, pek çok sahnenin esamesinin bile okunmaması, baş
karakterimiz Jacob’ı canlandıran Asa Butterfield’ın bu role uygun olmaması, her
şeyin zoraki bir düzende sırayla oynatılıyor gibi sahne geçişleri vb
sebeplerden ötürü elbette filmin sonunda aklım, evimdeki kütüphanenin rafında
duran kitap versiyonundaydı.
Su götürmez gerçeklerden biri de şudur ki;
soluksuz okunan kitaplar, filmi yapıldığında aynı tadı vermeyebiliyor. Ama bu
sizi yıldırmasın, gizemli satırların kol gezdiği sayfalardan uzak tutmasın.
İş-güç denilen dikenli salıncaklarda sallanırken, bir yandan koşarcasına yenen
yemeklerin, sıkıcı toplantıların, boğucu dramların altında yaşamaya çalışırken,
lütfen kendinizi ödüllendirin. Kitaplara zaman ayırın, özellikle sizi içine
girdiğiniz girdaptan çıkaracak hikayeler seçin. Birkaç saatliğine başka zaman
döngüleri içine girin. Hiç tanımadığınız tuhaf
karakterlerle tanışın, onlarla henüz var olmamış şehirlerin metrolarında
yolculuklara çıkın. Ölümsüzlük iksirini içmiş kahverengi nehrin suyunda yeniden
hayat bulun. Yaşadığınız şehrin gizemli kapıları bir bir açılırken korkmadan
içeri girin. Bırakın kapılar arkanızdan kitlensin.
“I used to dream about
escaping my ordinary life, but my life was never ordinary. I had simply failed
to notice how extraordinary it was.”
Perşembe – Thor’s Day
Perşembeler özeldir. Önemlidir. Farklıdır.
Kırmızı tuğlalar arasından süzülerek pencereden içeri giren, oradan mutfaktaki
çay kutusunun içine sızan, bazen de arka bahçedeki ağacın dallarında uyuyan pek
çok şey getirir size. İskandinav mitolojisinde de Thor’s Day (Perşembe) adını babası Odin’den sonra en güçlü tanrı
olarak bilinen Thor’dan alır. Thor’un aynı zamanda şimşeklere, fırtınalara ve
yağmura da hükmettiği söylenir. Oldum olası perşembeleri neden daha çok sevdiğim
bir sır değildi.
Yıllardan Londra… Mevsimlerden Marble
Arch… Haftada en az iki kez gittiğim
favori yerlerimden biri olan The Tyburn-Wetherspoon’daydım. Ne zaman gelsem ya
fish&chips ya freshly battered cod
and chips with mushy peas ya da (şayet NY günlerimi yad etmek istersem) Italian
burger yerdim. Marble Arch şubesi bana hep daha samimi gelmiştir nedense…
Victoria istasyonunun üst katındaki şube beni hep boğmuş, tabağımın tadını
çıkaramadan alelacele oksijen alabileceğim bir yere itmiştir. Edmonton’da ki
şube de fena değildir. Boylu boyunca uzanan caddede pek çok fast food zinciri
ve restoran olmasına rağmen yine ilk tercih edilecek yerlerdendir bana göre.
Girişin solunda cam kenarındaki masalardan
birine oturmuştuk. Hava kararmak üzereydi. Cenk siparişlerimizi verip elinde
iki bardak beyaz limonatayla (bu yıl menülerine eklemişler) geri geldiğinde ben
de gelen e-maillerimi kontrol ediyordum. Cuma akşamı olmadığı için mekan her
zamankinden daha kalabalık değildi. Birkaç dakikalık günlük sohbetin ardından
yeni garsonlardan Polonya asıllı olan Ruta elinde iki cod fish tabağıyla
yanımıza yaklaştı. Tanıdık yüzler görmenin verdiği rahatlatıcı ama geçici
duygusunu hissettirip birkaç kelam ettikten sonra yeni siparişler için bar
tarafına doğru ayrıldı.
Bir yandan sohbet ederken diğer yandan neredeyse
tabaklarımızı yarılamıştık. Cenk, internetten sipariş ettiği mozaik kitabını
bana gösterirken (kendisi müthiş bir cam mozaik sanatçısıdır bu arada) ben de
ona yeni başlayacağım kısa hikâyem hakkında ipuçları veriyordum. Eşim yıllardır
benim lektörlüğümü yapmıştır. Hikâyelerimi ilk okuyan, kitaplarımın son
noktasını koymadan önce finali anlattığım tek kişidir.
Günlerden
perşembeydi.
O akşamüzeri hava her zamanki gibi griden
hallice, bulutlar uzansanız dokunacak kadar yere yakın, serinlik gittikçe
tehditkâr bir hal alıyormuşçasına gergindi. Henüz ağırlığını hissedemediğimiz
sis ise şimdilik evlerin bacalarında, sivri kulelerde, bahçedeki çimlerin
altında, kanalizasyonlarda ve daha derinlerde beklemedeydi. Sırası geldiğinde
-ki şayet perşembe ise bu genelde hava karardıktan sonra olur- yerin altından,
üzerinden, sağından ve solundan her yeri saracaktı.
Garsonlar, barmen, masalar, sohbetler,
kısacası her şey olması gerektiği gibiydi. Dikkatimi dağıtan hiçbir şey yoktu.
Ta ki son lokmamı ağzıma götürürken duyduğum o sese kadar; yoğun sisin içinden
kulağıma ilişen bir fısıltı duyduğumu sandım.
Çatalı ağzıma götürmüştüm ki ansızın bütün
camlar korkunç bir gürültüyle çatırdamaya başladı. Dışardaki karanlığın
kasvetli uğultusu aklımı ele geçirecek gibiydi. Midemden kalbime tırmanan
sancının basıncı dayanılacak gibi değildi. Hava daha da karardı. Karanlıkla
birlikte gelen sis şehrin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Göz gözü
görmüyordu. Koşarak oradan uzaklaşmam gerekirken sandalyemden bir türlü
kalkamıyordum. Şehirle birlikte ruhumu da ele geçiren koyu karanlıkta
hissedebildiğim tek şey toz bulutları, fırtınanın uğultusu, patlayan cam sesleri,
çok yakınlarımda bir at kişnemesi ve uzaklardan yankısını duyabildiğim birden
fazla aslan kükremesiydi. Sonra birkaç kapı gıcırtısı duydum. Gözlerim ağır ağır açılırken, o sırada
Londra’nın başka yerlerinde başka kapılar aralanıyordu. Londra’nın üzerinde,
altında ve çok daha derinlerde…
Fırtına tüm ihtişamıyla devam ederken, ben
iki büklüm sandalyemde sonumu beklemekteydim. Gözlerimi araladığımda, hortumun
tıpkı Neb-Sanu gibi kendi etrafında döndüğünü gördüm. Ardından dev bir darbeli
matkap görevi görürcesine olduğu yeri delerek yerin altına indi. Restoranın tam
ortasında, eskiden yuvarlak kırmızı kadife koltukların olduğu yerde şimdi
kocaman bir delik vardı.
Kahverengi toz bulutları bir anda dağıldı.
Hava sakinleşti. Ayağa kalktım. Hortumun açtığı çukuru görmem gerekiyordu.
Normalde masamla arası yaklaşık üç metrelik bir mesafeyken şimdi önümde aşmam
gereken onlarca devrilmiş masa, sandalye ve cam yığını vardı. Yine de
gitmeliydim. Bugün perşembeydi. Özeldi; kılıma zarar gelmemişti.
Önemliydi;
Thor’un günüydü. Farklıydı; Londra’da tek başımaydım. Koca şehir sadece benim
için vardı.
Dev çukura ulaşabildiğimde kalbim yerinden
çıkacaktı. Evimdekinden bile daha dik bir merdiven sonsuzluğa iniyormuşçasına
davetkar bir şekilde beni bekliyordu. Aşağıda, derinlerde, henüz kimsenin
varlığından haberi olmayan başka bir Londra’nın nefesini hissedebiliyordum.
Landseer aslanlarının şehirde özgürce dolaştığı, At Kafası heykelinin gövdesini
görünmez yapan, bir uçtan diğer uca pek çoklarıyla şehrin kapılarını tutan ölümsüzlerin yaşadığı gerçek Londra’yı…
Sonra merdivenden aşağı indim.
Son yıllarımın en vefakâr mekânı olan
Marble Arch şubesi ne yazık ki Mayıs’ın son haftası kapandı. Bir gün önce akşam
yemeği için uğradığımızda ne cama asılmış bir duyuru ne de atmosferinde bir
öksüzlük hissetmiştim. Tek hissettiğim şey; balıklarımızı yerken biraz başımın
döndüğü ve bunu o günkü koşturmamdan dolayı yorgunluğa bağlamamdı. Ah, birde
çıkarken aniden bastıran sisi hatırlıyorum. Yol boyunca arka arkaya çakan
şimşekler de heyecan vericiydi.
Edebiyat Ağacında Gizemli Bir Dal: Fantastik Kurgu
Fantastik kurguyu anlatırken, kelimeleri birbirine
vurarak harflerin büyülü seslerini duyurmanın onlarca yolu var. Tıpkı uzayın
sonsuzluğa uzanan sihirli dokusunda ki alizarin, burgonya, menekşe, safran,
zümrüt, kehribar ve binlerce rengin sessizce süzülerek simsiyah bir hiçliği
şereflendirmeleri gibi…
İnsanoğlu varoluşundan bu yana gizemi ve açıklanamayan
mistik olayları hep merak etmiş, izini sürmüştür. Yazılı anlatıma geçmeden önce
bile dilden dile anlatılan efsaneler türetmiştir. Kimileri gerçek-belki biraz
da süslenerek-kimileri de tamamen yöre halkının kültürel ve coğrafi
yaşamlarından esinlenerek özellikle savaş, kahramanlık ve canavarlar hakkında
anlatılan efsanelerdi.
Geçmişten günümüze, günümüzden de geleceğe devam edecek
bu tür, insanın zaten yaratılıştaki gizemli macerasına bir nevi parmak basıyor.
Evren, insanoğlu, yaşam, gezegenler ve tüm canlılar birer fantastik kurgu
karakterleri ve hikayeyi besleyen arka planlar gibi sapasağlam hayatın tam
ortasındalar. O maceradan bu drama, geçmişteki komedyadan gelecekteki
bilim-kurguya doğru akışkanlığını yitirmeden nefes alıp veren Tardigrad’lar gibi
daima karşımıza çıkmaktalar.
Bazen bir yazarın bir kalemi parmaklarının arasında nasıl
tuttuğunu görmek için çok çaba sarf edersiniz. Bazen bu, hikayenin önüne de
geçebilir. Bir yerden sonra pes edersiniz ve satırlar arasında boğulmaktan son
anda kurtarırsınız kendinizi. Bazı kitaplar insanı yorar. Henüz ikinci
bölümdeyken kamyon çarpmışa dönersiniz. Bu adrenalin ya da hormon yükselişinden
kaynaklanmaz, sadece yorar. Sert bir kahve içmeden kendinize gelemezsiniz.
Kitabı bir an önce yok etmeye çalışırken ayracı hangi sayfaya koyduğunuz
umurunuzda bile olmaz.
Ama daha ilk satırda sizi büyüleyerek kucaklayan kitaplar
da vardır.
Mesela bir tanesi şöyle başlar: Büyüden neredeyse hiç söz etmezdi ve ettiğinde de hiç kimse onu
dinlemeye katlanamazdı. İngiltere’ye iki büyücü gelecek, ilki benden korkacak,
ikincisi beni görme özlemiyle yanacak, ilkini hırsızlar ve katiller yönetecek,
ikincisi kendi yıkımında suç ortağı olacak. İlki kalbini karanlık bir ormanda
karlar altına gömecek ama yine de sızladığını hissedecek. İkincisi en değerli
varlığını düşmanının elinde görecek. İlki hayatını yalnız geçirecek, kendi
kendisinin gardiyanı olacak. İkincisi ıssız yollarda yürüyecek, başında fırtına
yüksek bir tepede karanlık bir kule arayacak. (Jonathan Strange and Mr. Norrel)
Bir diğeri ise şöyle der: Sarsılsın kemikleri taşların üstünde. Ne de olsa o bir dilenci, ait
olmayan hiç kimseye. Karanlıkta bir el bir bıçak tutuyordu. Bıçağın sapı
parlak, siyah kemiktendi. Çeliğiyse bir usturadan daha ince ve keskindi. Sizi
dilim etseydi, o an kesildiğinizi hissetmezdiniz bile! (N.
Gaiman – Mezarlık Kitabı)
Ve sonuncusu böyle bitirir: Hiçlik
Kenti’nin karanlık saati, varoluşundan beri hapsolduğu topraklardan kurtulma
vaktinin geldiğini gösteriyordu. Heybetli gölgesinin her bir parçası yeniden
vücut bulmuşçasına kıvrılarak kendini çatlamış toprağa bıraktı. Kuru toprağın
iri çatlakları arasından yukarı dünyaya sızmaya çalışan karanlık ruhlara
çarptı. Soğukkanlı huysuz rüzgâr yüzüne çarparken, irkilen ruhuna
dikenler saplanıyordu. Hissettiği acı, buruk bir hevese karışıp içindeki
kasveti alevlendirdi. Siyahla karanlık birbirinden farklı mıydı yoksa onları
birbirine düşman edenler, Azaplılar’ın intikam gecelerinde yolladıkları
karabasanlar mıydı? Bazı günahlar cehennem kuyruğunda beklerken, bazıları dünyada yanmaya
mahkûmdu. (Emel Kosi – The Legend Of
London)
Bir fantastik kurgu yazarı olarak ben de tüm edebi
türleri okumanın ruhsal açıdan ne denli geliştirici olduğunu her okuruma
vurgulamaktayım elbette. Kaliteli bir fantastik kurgu romanının sizi bir
süreliğine hiç bilmediğiniz hiç var olmamış ülkelere tatile götüreceğini,
aklınızdan bile geçmeyecek karakterlerle birlikte sürükleneceğiniz düşsel bir
yolculuğa çıkaracağını da göz ardı etmeyin. Yazarın büyülü dünyasına giriş
yaptığınızda kendinizi ona bırakın. Yazar, bu kusursuz yolculukta sizi
koruyacaktır.
Bir Örümcek Tarafından Isırılmak
İşaret parmağımla deniz kabuğu rengindeki
duvara dokundum. Önce hafif bir titreşim oldu, ardından duvarda bir gevşeme.
Parmağım yumuşak bir dokunun içine girdi. Duvar esnedi, gerildi. Ardından silik
bir çatırdama sesi duyuldu. Duvar yeniden esnedi, esnerken haşırdadı, çatırdadı
ve kırıldı. Artık duvarın içindeydim. Tepeleri olmayan bir çölde kum
fırtınasına yakalanmışçasına hortumun beni savurduğunu hissedebiliyordum.
Yüzüme gözüme çarparak bitmek bilmeyen bir taş ve kum kasırgasının tam
ortasındaydım. Vakit geldiğinde duvar beni kendi boşluğuna aldı.
Kum fırtınasının ardından duvarın boşluğuna
yüzlerce kelebek akın etti İçlerinden biri gelip işaret parmağıma kondu.
Sarıydı, yeşildi, pembeydi ve mordu. Yüzü çok tanıdıktı. Gözlerindeki ima bana
huzur verdi. Binlerce kelebek aniden etrafımı sardılar. Kaskatı duvarın soğuk
griliğinde onlardan başka tanıdık hiçbir şey yoktu artık.
Kelebekler huşu içinde salınırken
ruhumun derinliklerinde bir boşluk hissettim. Ne hissettiğimi anlamış olmalılar,
saniyeler içinde binlerce kelebek toplanıp kocaman renkli bir küre şeklini
aldı. Ve aniden patlayan bir toz bulutu gibi dağılıp gözden kayboldular. İşte o
an buna neyin neden olduğunu anladım; rengarenk kelebek topunun tam arkasında, iri
siyah gözlerini bana dikmiş, sekiz tüylü bacağının üzerinde cehennemden
fırlamış gibi duran bir örümcek
vardı.
İşaret parmağımı bir ümitle duvara
bastırdım. Olmuyordu, duvarda hiçbir hareket yoktu. Yeniden denedim, örümcek
bana yaklaşmadan geri gitmeliydim. Olmuyordu! Çaresizdim. Arkamı dönüp yeniden
örümceği görmekten korkuyordum. Sanki dönsem onunla burun buruna gelecektim. O
yapışkan, sıcak nefesi saçlarımda dolanıyor gibiydi. Kaçmak için bir hamle
yapmalıydım.
Sonra düşünemez oldum.
En son düşündüğüm süratle
koşabildiğim kadar koşmak olacaktı ama sonra bu düşünce benden alındı. Beynimin
içi koca bir hiçlikle doldu. Biri beni yavaş yavaş döndürdü. İşte o an
örümceğin kibirli gözlerinde kendimi ve örümceği gördüm. Örümceğin ince, titrek
dudaklarının arasında bir elmas gibi ışıldayan zehiri duruyordu. Zehir, acele
etmeden gevşeyerek yavaş yavaş akmaya başladı. Duvarın ürkütücü boşluğunda
kendine bir yer buldu. Kaçacak yerim yoktu. Kendimi tüm gücümle duvara yasladım
ve gözlerimi kapattım. Örümceğin nemli nefesini omuzumda hissettiğimde artık
olan olmuştu.
Isırılmıştım!
Omuzumdan enseme yükselen zehrin
sıcaklığı önce dilimi bağladı. Dilim ağırlaşmış ve saniyeler içinde neredeyse
tüm boğazımı kaplayacak kadar büyümüştü. Bunu fark eder etmez bacaklarım boş
bir çuval gibi hissizleşti ve beni yere düşürdü. Yere kapaklanır kapaklanmaz zehir,
tek tek kaburgalarımın arasında dolaştı. Kulaklarım, bir uçağın on bir bin
fitte uçarken aniden irtifa kaybetmeye başlamasıyla duyulan basınçla patladı.
En son gözlerim karardı. Göz bebeğim, göz çukurumdan alındı ve daha önce hiç
görmediğim bir kapıdan içeri atıldı. Aklım, artık ben sandığım ruhuma ait
değildi. Tüm bunlar olurken örümcek bir an bile oradan ayrılmadı. Tüm bedenimi
felç etmişti.
Gözlerimi açtığımda örümcek bana
gülümsedi.
***
Peter Benjamin Parker'ın gizli
kimliği olan “Örümcek Adam” Stan Lee ve Steve Ditko tarafından tasarlanmış
kurgusal bir kahramandır. İlk kez Marvel Comics'in "Amazing Fantasy"
isimli çizgi romanında 1962 yazında ortaya çıkmıştır. O günden bu yana,
dünyanın en popüler süper kahramanları arasındadır. Böylesine donanımlı bir
süper kahramanı izlemek ve okumak eminim benim gibi birçoğunuzu
heyecanlandırıyordur. Hem renkli sayfalarda hem de beyaz perde de bu kahramana
hayran olmamak elde değil. Geçmiş yıllarda filmin sonu geldiğinde hep düşünmüşümdür:
Neden gerçek olmasın? Şimdi ise her
New York seyahatimde Times Square’den geçerken mırıldanıyorum, “Hadi çık ortaya” J
Bir Kütüphanenin Gizli Günlüğü
Ben, ortaçağdan kalma bir sarayın arka bahçesine bakan
geniş bir odasının, günümüzde müzeye çevrilmiş kütüphanesiyim. Aslına
bakarsanız ortaçağda kendini bilmez, burnu büyük kraliyet ailelerinin
çocuklarından birinin oyun odası olmayı tercih ederdim; en azından çocukların
dilinden anladığımı söyleyebilirim. Yirminci yüzyılda ayda yüzlerce insanı ağırlamaktan yorulduğumun ve hiçbirinin üslubundan
anlamadığımın altını büyük bir hüsranla çiziyorum. İşin tek iyi yanı, müzeye çevrildikten
sonra yüzlerce yeni arkadaş edinmem oldu, yoksa hayatımın geri kalanını hayal
kırıklığı içerisinde geçirebilirdim. Ben
artık duvarları rengârenk sembol ve şekillerle-birçok kez kafa patlatmama
rağmen ne anlama geldiklerini çözemedim- yerleri ise sisli bir güne kucak açan sabah
yıldızlarıyla döşeli ile bir resim ve
heykel müzesiyim.
Bu
renkli karmaşanın yanında birde birbirinden ilginç sıra dışı arkadaşlarım var
tabii. Akşam karanlık çöküp de ışıklar kapatıldığında değmeyin keyfimize…
Geçen
hafta Bayan Kulakları Ellerinden Büyük
ile Bay Tahtında Oturan Kolları Kesik Kral’ın
düğün törenleri vardı. Tüm katlar davetliydi, özellikle ben ev sahibi olduğumdan
dolayı şeref konuğu olarak en önde ki yerimi almıştım. Uzun yıllardır flört
eden bu çift sonunda, Fıskiye Altında Dans Eden Kadın’ın da
yardımları ile nikâh masasına oturabilmişlerdi. Nikâh şahitlerinden biri ise
benim can dostum Pipo İçen Tavşan Kafalı
Adam idi.
Bu
harika düğün sabaha kadar neşe içinde sürdü. Düğünlerini ortaçağdan kalma bir
sarayda yapmak herkese kısmet olmuyor tabii. Eh, bu konuda fazla mütevazi olamayacağım;
oldukça gizemli ve sıra dışı göründüğümün farkındayım, diğerleriyle aramda
uçurumlaşan farkta bu zaten…
Muhteşem
kapımdan girer girmez kendinizi bambaşka bir dünyada buluveriyorsunuz. Önce
yerden yaklaşık otuz metre yüksekte cam bir koridorda yürüyorsunuz, sağınız
solunuz boşlukta… Aniden aşağı bakarsanız sisli bir günde havada yürüyor
hissine kapılabilirsiniz. Her ne kadar kütüphane havam kalmasa da, yine de eski
ahşabın kokusunu alırsınız. Gerçi ben şimdilerde buram buram kokan ceviz raflar
yerine, yüzlerce ayrı kil ve yağlı boya kokusu alıyorum ancak yine de kendimi
seviyorum.
Aslına
bakarsanız insanların içeri girdikten sonra kendilerini iyi hissetmelerini
seviyorum. Başlarını kaldırıp tavana baktıkların da gotik süslemelerimden
etkilenmelerini, yürürken duvarlarımda ki tarihin izleriyle karşılaşma anlarını
seviyorum. Elbette eskiden olduğu gibi kütüphane olmayı tercih ederdim.
İnsanların benden faydalanmaları ve yeni bilgiler edinerek bu kapıdan çıkmaları
harika bir duyguydu. Binlerce kitabım vardı. Periyodik zamanlarda tozları
alınan raflarım ve en değerli el yazılarının saklandığı cam vitrinlerim vardı.
Müze olmama karar verildikten sonra hepsini taşıdılar, nereye gittiklerini hiç
öğrenemedim.
En
sevdiğim bölüm, çocuk kitaplarına ayırılan raflarımdı, dedim ya çocukların
dilinden iyi anlarım. Bazı günler yirmişerli gruplar halinde gelirler, masal
kitaplarının bulunduğu raflarımı talan ederlerdi. Yine de bu çok hoşuma
giderdi. Onlarla birlikte bende tüm gün eğlenir, yeni masallar dinlerdim. Bazen
bir masalın sonunu getiremeden uyuyakalır, çocuklardan birinin boşlukta
yankılanan ani çığlığı ile kendime gelirdim. Her şeye rağmen yılda on binlerce
insanın beni sürekli ziyaret etmesi kadar gurur verici hiçbir şey olamazdı. Her
zaman en büyük korkum, bir gün hiç kimsenin uğramadığı bir yer olmaktı.
Gri, Islak, Eski ve Asil
Savaş
şimşekleri gece miğferinde parladığında, kemik evlerden dökülen savaş terleri
şehrin dişi toprağını sonsuzluğa kutsuyordu.
Bu, bir şehrin kapısı. Sonsuzluğa açılmış gri
kanatlarıyla sizi selamlayan asil bir şehrin. Çoğu hayatın başladığı gibi bu da
sisli bir Londra günü, bir sis ile açacak büyülü kapısını. Ne de olsa her
şeyden önce sis vardı; şehrin kuytu köşelerinde, altında ve daha derinlerde…
Edebiyat tarihçisi George Sampson, “fırtınalarla azgınlaşan buzlu denizlerde geçen gecelerin karanlığı çökmüştür Eski İngiliz şiirinin üstüne” demiş. Hüzünlü bulutlar her zaman peşinde sürüklemez kasveti ve kederi. Kimine ilham kaynağı olur cama zikzag çizen yağmur damlaları, belki de çatıya düşerken çıkarttığı patırtı.
Her daim grinin tonlarını yaşayan ıslak şehrin üzerindeki
utangaç güneş, ara sıra uzun saatler hüküm sürecekmiş gibi görünür. Yine de bu
duruma aldanmamak gerektiği çok iyi bilinir. Aniden bastıran yağmur kümeleri
bir anda her şeyi dramatize edercesine şehrin üzerine bir yasak aşk gibi
çökebilir. Bulutların gerisinde kalan güneşin, bir sonraki hamlesi için ne
zaman cesaretini toplayıp kendini göstereceği hiç belli olmaz. Kesin olan tek
şey; cesaretini öyle kolay kolay toplayamıyor olmasıdır.
Şehir, Debussy’nin Clair De Lune’u gibi zarifçe kucaklar ziyaretçilerini.
Vakit geldiğinde, Thames’in derinliklerinde yaşayan Feetjie’ler fısıldamaya
başlar ziyaretçilerin kulağına. İster istemez kapılıp gidersiniz bu büyülü
melodrama. Aniden hiç aklınızda yokken Hyde Park çağırır sizi Japon kiraz
ağaçlarının altına. Ardından adımlarınızı Regent’s Park’a çevirirsiniz.
Gitmeden önce Thames perileri size fısıldamıştı gül bahçelerinin hikâyesini, her
bir gülün destanımsı kaderini.
Peri masalları bulaşıcıdır derler, tıpkı bu şehir gibi.
Ayrılırken anlarsınız zamanın ne hızlı geçtiğini. Çöldeki kum fırtınası misali
ruhunuza çarpmaya ve yaralamaya başlar ayrılık acısı. Kumlar önce kalbinizin
üzerini örter ardından gözlerinizi ve tüm duyularınızı kapatır yasak şehirlere.
Yeniden gelebilmenin ümidi, onlarca sorunun çengeline takılır.
Evrende var olan her şey gibi şehirlerin de kendine has
karakteri ve ruhu var. Kimisi ince
zevkleri olan mükemmeliyetçilere açar kapılarını, kimisi sağduyulu
konformistlere, kimisine göre yaşam alanından çok damak zevkine önem veren mutfak
severler girer içeri…
Kimi şehir de tıpkı Londra gibi zihninizi tazeler, ruhunuzdaki kırıkları iyileştirir. Şehri soludukça hayaletler, periler ve melekler zamanına bir geri dönüş başlar. Ragnarok başladığında, Skoll güneşi, Hati de ayı yutana kadar bu böyle sürüp gider.
Kimi şehir de tıpkı Londra gibi zihninizi tazeler, ruhunuzdaki kırıkları iyileştirir. Şehri soludukça hayaletler, periler ve melekler zamanına bir geri dönüş başlar. Ragnarok başladığında, Skoll güneşi, Hati de ayı yutana kadar bu böyle sürüp gider.
Subscribe to:
Comments (Atom)
Anlatan mı, Susan mı?
Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...
-
Geçen gün Netflix’de yayına giren His&Hers dizisini bir solukta bitirdiğimi belirtmeliyim. Bir kurgu yazarı gözüyle izlediğimde eleşti...
-
Günümüzde internet teknolojisinin ilerlemesiyle hayatımıza yenilikler girmiş ve aynı anda birçok insanla iletişim kurma imkânı ortaya çıkm...
-
Yılın son gecesinde, okyanus nefesini tuttu. Yukarıda insanlar geri sayım yaparken, aşağıda, ışığın artık bir hatıra olduğu derinlikte Sir...
